26 Kasım 2010 Cuma

Alper İspanya'dan Bildiriyor : Madrid

MADRID 

25.05.10 Salı

Valencia'dan kiraladığımız aracı öğle vakti tren istasyonunda teslim aldık. Şehirden çıktıktan sonra A3 otoyoluna girdik. Bu yol ücretsiz ve sizi Madrid’e kadar götürüyor. 350 km.’lik bu yolu yaklaşık 4 saatte aldık. Madrid’e 28€’luk bir benzin masrafıyla vardık.  





Akşamüstü Madrid Atocha tren istasyonunda aracı teslim ettik. Yol boyunca artan açlığımızı gidermek için tren istasyonuna girdik. Vaktiniz olursa istasyonu görmenizi tavsiye ederim. 2004 yılındaki bombalı saldırılar burada yaşanmıştı. Kapalı mekandaki palmiye bahçesi çok güzel. Yemekten sonra yakındaki otelimize yerleşip şehri keşfe çıktık. Atocha durağından metro ile Puerto del Sol’e ulaştık. Meydanda yarım ay şeklindeki saray, kentin sembolü Ayı ve Kocayemiş ağacı heykeli, Madrid’in sıfır noktası görülebilir. Kalabalık Taksim’i hatırlatıyor. Meydanı kuzeye C. de Preciados’a doğru terkederseniz, yol boyu pek çok markanın dükkanını görebilirsiniz. Plaza del Callao’dan Gran Via’ya çıktık. Değişik mimari tarzda binaları görebileceğiniz bu cadde, 1910 yılında 14 sokak ve bir semtin yıkılması ile oluşturulmuş. Doğuya doğru ilerlerken solda Telefonica binasının sağından C. de Fuencarral’dan devam ederek, değişik dükkanların olduğu sokaktan geçerek C. de Santa Barbara’ya geliniyor. İlk olarak The Deli Room adındaki dükkanı arıyoruz. Burası Genç İspanyol tasarımcıların giysi, çanta, ayakkabı gibi ürünlerini sergilediği bir yer. Ama maalesef biz vardığımızda kapanmıştı. Buradaki küçük meydan özellikle güzel havalarda akşam saatleri oldukça hareketli. Meydana masalarını atmış olan Con a Che adlı kafede yer bulabilirseniz oturun derim. İçecekler ve kitle güzel. 2 vermut için 5€ gibi uygun bir hesap ödedik.




Bu meydanı Corredera Alta de San Pablo ile terk edip devam ettikçe etraf ilginç dükkanlarla dolmaya başladı. Vintage ve ikinci el mağazalar ve sokaklardaki alternatif tipler Galata ve Tünel’i anımsattı. Bu sokağın Fuencarral’la tekrar kesiştiği yerden sola dönerseniz Plaza del Dos de Mayo’ya çıkarsınız. Gece gençler tarafından doldurulan “2 Mayıs Meydanı” yemek seçenekleri ve banklarda içkileriyle muhabbet eden insanlarla dolu. Meydanın köşesindeki Sandos Pizzeria’da 2 pizzaya 20€ ödedik. Sıra bekledik ancak pizzalar lezzetliydi.


26.05.10 Çarşamba

İkinci günümüzde Tirso de Molina metro istasyonuna yakın asıl otelimize yerleştik. Buradan C. de Atocha yoluyla Plaza Mayor’a ulaştık. Meydanın tarihi 1590’lara kadar gitmesine rağmen bugünki halini 18.yüzyıl başlarına borçludur. Eskiden meydanı çevreleyen sarayların balkonlarından kraliyet törenleri seyrediliyormuş. Ortada ise 3.Felipe heykeli yer alıyor. Dört tarafta yer alan kemerlerden etraftaki sokaklara çıkışlar ise fotoğraflanmayı hak ediyor.




Bu  sokaklardan batıya doğru çıkanı izlerseniz, Plaza de San Miguel’e gelirsiniz. Bu meydanın çok fazla özelliği olmamakla beraber buradan geçme amacımız, meydanın hemen aşağısındaki Mercado de San Miguel’e uğramak. Bu pazarı hem metal mimarisi açısından, hem de içerisindeki gurme dükkanlardaki yiyecek ve içecekler için mutlaka görmelisiniz. Peynirler, kuruyemişler, kurutulmuş etler, şaraplar ve daha birçok ürünü beğenip oracıkta tüketebilirsiniz. Tavsiyem buraya tok gelin ve İspanyollar’ın öğle yemeği saati ile çakışmayın.



  
Çıktıktan sonra batıya Calle Mayor yoluyla devam edin. Karşınıza Almudena Katedrali çıkacak. Vaktiniz varsa katedrali gezebilirsiniz. Duvarlardaki freskler çok canlı. Katedralin hemen kuzeyindeki Palacio Real ise buraya asıl gelme nedenimizdi. Ancak Kraliyet Sarayı Müzesi’nin önündeki abartısız 200m. kuyruğu ve ilerlemeyişini görünce gezmekten vazgeçtik. O sırada geçit töreni yapan geleneksel kraliyet askerlerini seyretmekle yetindik. 



 
Planımızın şaşmasından sonra istikameti Plaza de Oriente üzerinden tekrar Puerta del Sol’e çevirdik. En azından bu sırada akşam gitmeyi planladığımız boğa güreşi biletlerini alalım dedik. Bilet gişesi meydandan C. de Preciados’a girince ilerde sağda. Fiyatlar sahaya yakınlığınıza göre 6 ile 100€ arası değişiyor. Biz kişi başı 11€’luk bilet aldık. Sahaya mesafesi fena değildi. Biletleri aldıktan sonra kalan sürede pek verimli birşey yapamayacağımıza karar verip, boğa güreşine kadar dinlenmeye karar verdik. Otele dönüşte güneydeki Plaza de Santa Ana’dan geçtik. Bu meydanın etrafı kafelerle dolu. Beyaz cephesi ile Vitoria oteli çok güzel görünüyor. Bu meydana bitişik Plaza del Angel’deki Cafe Central ise akşamları kafe ve her nevi caz konserleri ile tavsiye olunur.  


 

Akşam 7’de başlayacak güreşler için metro ile Ventas metro durağına vardık. Duraktan çıkar çıkmaz Plaza de Toros de las Ventas karşımıza çıktı. Etraf aynı bizim stadların çevresinde olduğu gibi aksesuar, kuruyemiş, yiyecek içecek satan işportacılarla doluydu. Arenaya girdiğimizde başlama saatine az zaman kalmıştı ancak içerisi pek de dolu sayılmazdı. Acaba dolmayacak mı diye düşünürken son 5 dakikada içerisi hınca hınç doldu. Tribünlerde toplumun her kesiminden insan görmek mümkündü. Özellikle önümüzde oturan kraliyet prensi tipli takım elbiseli çocuk ve prenses tipli tuvalet giymiş kız ilginçti. Bu şık kıyafetlerine rağmen olay başlayınca kız hazırladığı sandviçleri ve az sonra da çekirdekleri çıkardı. Çekirdek yemenin kıro bir hareket olduğu dayatılmış bünyemiz, az sonra herkesin çitlemesiyle girişte almamanın pişmanlığı ile doldu.   
     



Boğa güreşleri başladığında maalesef boğalara yapılan işkenceler nedeniyle güreşten keyif alamadık. Zaten biz boğanın tarafını tuttuğumuz için, tökezleyen bir çömez matadorun tepelenmesi dışında tezahürat yapabildiğimiz pek durum olmadı. Ancak İspanyollar coştukça coştu. Matador boğaya bitirici vuruşu yaptığında bütün arena ayağa kalkıyordu. Fakat boğaya son vuruşu yapmayı beceremeyip hayvana iyice eziyet eden matadoru da beyaz mendiller sallayarak protesto ettiler.  


 

Güreşler saat 9’a kadar sürdü. Size tavsiyem sıkı bir hayvanseverseniz bu etkinliğe katılmamanız. Her ne kadar İspanyollar kendilerini savunurken bu boğaların yaşamları boyunca çok iyi şartlarda yaşadığı gibi saçma bir argüman öne sürseler de, netice olarak zevk için öldürülmeleri vahşet. Öte yandan ortamın çoşkusu ve ritüeller için görülmeye değer. Mart ve Ekim ayları arası yapılıyor.

Arenadan çıktıktan sonra metroya atlayarak Opera durağına geldik. Aşırı açlığın etkisiyle bir fastfood restoranında karnımızı doyurduktan sonra güneye doğru giden sokaklara daldık. Yine Mercoda San Miguel’in önünden geçtik. Dolambaçlı sokaklarda bazen şık restoranlar gördük. En sonunda Plaza San Andres’e geldik. Yan tarafında ışıklandırılmış bir kilise olan bu küçük meydanda toplanmış gençler vardı. Biz de onlara uyup sokak her köşe başında biten sokak satıcılarından içecek birşeyler alıp biraz takıldık. Fakat etrafın çok nezih olduğunu söyleyemem. Yine de içtiklerimiz yorgunluğun üstüne güzel geldi. Pilimizin iyice bitmemesi için geceyi burada sonlandırdık. 

Bu taraflara gündüz gelebilirseniz bu bölgedeki El Rastro bit pazarına bakın derim. Bölgeye ikinci defa yaptığımız bir gezide görme şansına eriştik. Bu pazar 500 yıllık bir geçmişe sahip ve sadece Pazar ya da resmi tatil günlerinde 9:00 - 15:00 saatleri arasında kuruluyor. Buradaki tezgahlarda her nevi ürün satılıyor. Aynı zamanda bölgede sürekli açık bulunan antikacılar da var. Özellikle pazarın üst kısmından aşağıya doğru inerken solda büyük bir kapıdan avlusuna girilen antikacılar çarşısını tavsiye ederim. Pazara gelince, sürekli akan insan seline kapılıp gidiyorsunuz. Yankesiciler için de son derece uygun bir ortam. Ama yine de görülmesi gereken bir yer. Üst kısımda yer alan heykel ise Eloy Gonzalo adlı bir İspanyol savaş kahramanına ait. Bu askerin kahramanlığına rağmen İspanya Küba ile yaptığı 1895-1898 yılları arasında savaştan yenik olarak ayrılıyor ve Küba bağımsızlığını kazanıyor.





27.05.10 Perşembe

İspanya maceramızın son gününe Thyssen Müzesi ile başladık. Paseo del Prado üzerinde yer alan müze, dünyanın en güzel özel koleksiyonlarından birini barındırıyor.1300’lerdeki ilk dönem eserlerinden başlayarak günümüz pop-art akımlarına kadar batı sanat tarihi sergileniyor. Thyssen Müzesi’ne yaklaşık 3 saat ayırabilirsiniz. Giriş kişi başı 8€. Eğer Prado ve Reina Sofia müzelerini de gezecekseniz, hepsine 17.6€’ya toplu bilet alabiliyorsunuz. 

Müzeden çıktıktan sonra soldan ana caddeden devam ettik ve Kibele’nin heykelinin olduğu havuzlu meydan Plaza de Cibeles’i de geçtik. Paseo de Recoletos’tan devam ederken  21 numarada Cafe Gijon’u göreceksiniz.Burası sanatçıların ve entellerin buluşma mekanı olarak biliniyor. Muhtemel fiyatlardan çekinerek girmemeyi tercih ettik. Caddeden C. de Prim ile  ayrılıp C. Augusto Figueroa ile devam ettik. Bu sokakta 47 numarada göreceğiniz La Bardemcilla adındaki restoran sinemacı Bardem ailesine ait. Sıcak ortamda duvarlardaki afişler ve aile fotoğrafları dışında şansınız varsa Javier Bardem’le bile karşılaşabilirsiniz. Mutfak 13:30-16:00 ve akşam 20:00’dan sonra açık. O yüzden birşeyler yiyemeden çıktık. Alakart menü 22-25€ arası. Bu sokaktan sola C. de Libertad’a saparsanız az ilerde Diurno adında başka bir mekan göreceksiniz. İspanya’da günler boyu menü ve İngilizce bilmeyen garsonlarla boğuştuktan sonra herşeyi görerek alabildiğiniz ve son derece uygun fiyatlı bu mekan hoşumuza gitti. Burası aynı zamanda bir video-kitap dükkanı ve kafe. Makarna, sandviç, içecek ve tatlı/meyve menüsü 8.6€ idi. Bu sokakta asıl gitmek istediğimiz mekan Bazaar Cafe idi, fakat biz vardığımızda mutfak kapalıydı. Egzotik meyvelerle yapılan karışımlar ve Akdeniz çeşnili soslarla tonbalığı tavsiye ediliyordu. Fiyatlar 18-22€ arası.



Civardaki sokaklarda çok sayıda restoran var. Hoşunuza giden bir tane bulmanız yüksek ihtimal. Buradan sonra ilk gün gittiğimiz Con a Che kafeye yollandık. Madrid’deki son akşamımızı da burada muhabbetle sonlandırdık.




TAVSİYE VE TESPİTLER

Vaktiniz olursa gidilebilecek diğer mekanlar ve yapmanızı tavsiye ettiklerim ise şunlar ;

Casa de Campo : Şehrin batısındaki bu parkta panaromik manzara ve eğlence parkı mevcut. 
Basilica de San Francisco el Grande : 13. Yüzyıldan kalma temellere inşa edilmiş yapılmış bazilika dev kubbesi ve İspanyol ustalar Goya, Ribera, Velazquez eserleriyle dikkat çekiyor. 
Museo de America : Eski Latin Amerika kültürlerine adanmış bir müze. 
Museo del Prado : Dünyanın en prestijli güzel sanat müzelerinden biri. 
Centro de Arte Reina Sofia : Çılgın çağdaş sanat eserlerinin sergilendiği müze.
Chocolate con churros yiyin (Chocolateria San Gines, Pasadizo de San Gines, Puerta del Sol’e yakın.Sıcak çikolata sosuna batırılan hamurlar).
İlginizi çekiyorsa Flamenko gecesine gidin.

İspanya’da geçirdiğimiz bu tatilden genel olarak çok memnun kaldık. İspanyollar gerçekten hayattan zevk alan insanlar ve onların bu hali size de bir şekilde bulaşıyor. Dışarıda yeme alışkanlıkları oldukça fazla. Sokaklar, kafe ve restoranlar her daim canlı. Eğer bir karşılaştırma yapacak olursak en çok Madrid’i beğendik. Barcelona’ya göre daha az turist olması, İstanbul’a bir nebze daha çok benzemesi sonucu bize daha samimi gelmesi, daha ucuz olması bunda etkili oldu. Güvenlik sorunu yok. Barcelona hem pahalı, hem de fazla turistik. Valencia ise her ne kadar üçüncü büyük şehir olsa da diğer ikisi ile yarışacak ölçüde değil. Ayrıca Valencia’da arka sokaklarda diğer ikisindeki temizlik ve güvenlik duygusu yok. Ulaşım metro sayesinde çok kolay. Tek dezavantaj gece geç saatte çalışmaması. Geceleri tabanvay ya da taksiye kalınıyor.

Üç şehirde de bizi uğraştıran şey menülerde İngilizce olmaması ve geleneksel mekanlarda çalışanların da İngilizce bilmemesiydi. Hatta bazı mekanlarda menü bile yoktu. Turistik mekanlara yakın yerlerde içecekler pahalı. Örn: küçük su 2.5€. Bizim alıştığımız kahvaltı bulmak mümkün değil. Ancak sandviç yiyebilirsiniz. Domuz eti yemek istemiyorsanız “No Como Cerdo” = “Domuz eti yemiyorum” ya da “Sin Cerdo” = “Domuz etsiz” cümlelerini kullanabilirsiniz. “Pavo” = Hindi, “Pollo” = Tavuk, “Ternera” = Dana kelimeleri de size yardımcı olabilir. Plan yaparken İspanya’da geleneksel restoranların pazartesileri kapalı olduğunu ve İspanyolların yemek saatlerinde (14:00 ve 22:00) oldukça dolu olduğunu unutmayın. İspanya’da yemekler bize göre pahalı, alkol ise çok ucuzdu.

Elektrik mevzusuna gelince bizimle tamamen aynı. Herhangi bir çeviriciye ihtiyacınız yok. 230V-50Hz elektrik kullanılıyor. 









Alper İspanya'dan Bildiriyor : Valencia

VALENCIA 

23.05.10 Pazar


Önceki gün Barcelona'dan kiraladığımız arabanın 24 saatini aşmamak için sabah Sitges’ten yola çıktık. Yaklaşık 3 saatlik bir sürüşün ardından Valencia’ya vardık. Barcelona-Valencia arasını toplam 3.5 saat kabul edebilirsiniz. Otoyola toplam 30€ ödedik. Yakıt ise araç dizel olduğundan sadece 16€ tuttu. Barcelona-Valencia tren ücretinin 40€ olduğunu düşünürsek, 3-4 kişi iseniz araba trenden daha ucuza bile gelebilir. Yakıt alımında ise pompacılar bulunmuyor. Önce ücreti ödeyip sonra kendiniz basıyorsunuz. Yakıtı şehre girmeden önceki son istasyonda doldurun, çünkü depoyu dolu iade etmeme cezası var ve şehir içinde istasyon az.

Öğle vakti Valencia’ya varıp arabayı teslim ettikten ve otele yerleştikten sonra kendimizi dışarı attık. Keşif amaçlı başladığımız yürüyüşümüz bizi Gran via Marques del Turia ve sonrasında Jardines del Rio Turia (Turia Bahçeleri)’ya ulaştırdı. Kent merkezinin doğusundaki Sanat ve Bilim Kenti’nden başlayıp merkezin kuzey-batısına kadar 6 km. boyunca uzanan, üzerinde 19 köprü bulunan bu alan aslında, eski bir nehir yatağıymış. Bugün ise güzel bahçeler, oyun ve spor alanları şeklinde düzenlenmiş. Puente del Mar köprüsünden bahçelerin diğer tarafına geçerek biraz kuzeye yürümüştük ki kalabalık bir etkinliğe rastladık. Bunun Mayısın ilk haftası ile Haziranın ilk haftası arasında yapılan Uluslar Festival’i olduğunu öğrendik. Birçok ülkenin yerel lezzetlerinin ve hediyelik eşyalarının sunulduğu standların bulunduğu festivalde maalesef Türkiye yoktu. Ama yine de tarihler uyarsa, bir uğrayın derim. Festivalde değişik şeyler yeme içme imkanı bulabilirsiniz.   




Festivali terkettikten sonra biraz daha kuzeydeki Puente de la Exposicion köprüsünden kent merkezi tarafına geçtik. Bu köprü ilginç mimarisiyle mutlaka dikkatinizi çekecektir. Köprünün mimarı aynı zamanda Sanat ve Bilim Kenti’ndeki 4 binanın mimarı olan Calatrava. Köprüden geçtikten sonra bahçelere paralel biçimde kuzeye devam ettik. Torres de Serranus adındaki büyük takı görünce merkeze giriş yaptık. Takta yer alan gotik kuleler dikkate değer.




Bu takın karşısındaki meydandan sağa dönüp C.Rateros, P. Fillol ve C.Baja’yı takip ederseniz, Pl. Esparto’ya gelirsiniz. Bu meydanda takılabileceğiniz değişik mekanlar göreceksiniz. Ancak meydana bitişik Moro Zeit sokağının köşesindeki Bar Pilar’ı özellikle tavsiye etmek istiyorum. Daha sonra akşam geldiğimiz mekan 1912’den beri hizmet veriyor ve eski bar havasını koruyor. Aynı zamanda Tapa ve bocadillo çeşitlerinin bulunduğu bu yerde fiyatlar oldukça ucuz. İki içkiye 5€ ödedik. Vermouth de la Casa (ev yapımı vermut)‘yı mutlaka deneyin. Ayrıca kapalı alanda sigara içme keyfini de yaşayabilirsiniz.  




Meydanı C.de Cabelleros yönünde terk edin ve doğuya ilerleyin. Sağdaki C.Cocinas’daki Zityest Shop’a bakabilirsiniz. Kaykaycıların takıldığı dükkanda değişik ayakkabılar ve alternatif kıyafetler var. Muhtemelen buraya gelene kadar birçok sokakta gördüğümüz grafitileri de bu tipler yapmışlardı. Eğer siz de grafitileri belgelemeyi seviyorsanız, bu rota biçilmiş kaftan. Tekrar C. Cabelleros’u izlerseniz meydana çıkmadan önce solda Palau de la Generalitat’ı göreceksiniz. Bu saray bugün Valencia bölgesel hükümetine evsahipliği yapıyor. Bu binayı geçtikten sonnra, Pl. de la Virgen karşınıza çıkar. Ortasındaki çeşme ve katedralin manzarası görülmeye değerdir. 






1262 yılında inşa edilen ve bugüne kadar değişik eklemeler yapılan katedralin 1380-1420 yılları arasında eklenen 68m.’lik sekizgen çan kulesi Miguelete Valencia’nın sembolüdür. Burayı gezdikten sonra güneye doğru devam ettik ve Plaza la Reina’ya geldik. Burada turistik hediyelerin satıldığı tezgahlar mevcuttu, ancak pek güzel birşey göremedik. Meydanı C. de San Vicente Martir yönünde terkettik. Bu yolda ilerlerken Avda Maria Cristina’dan sağa girerseniz, Mercado Central’i gezebilirsiniz. Burası 1928 yılında açılmış Art Nouveau tarzında bir Pazar. Bo sokağa girmeden bir önceki sokakta ise Devil Records adında bir plak dükkanı var. İlgililere duyurulur. Biz pazarı gezmek yerine merak ettiğimiz bir kafeyi bulmak için soldaki C. Abadias’a daldık. Bu sokakta yer alan Cafe Madrid, Agua de Valencia adlı içkisiyle meşhur. Ancak maalesef gittiğimizde kapalıydı. Bunun üzerine tekrar caddeye dönerek güneye ve sonra soldan Avenida Marques de Soleto’yu takip ederek Ayuntamiento meydanına geldik. Belediye sarayının da bulunduğu bu büyük meydan, bugünlük son durağımızdı.




24.05.10 Pazartesi

Bugün amacımız Sanat ve Bilim Kenti’ni gezmek. Bize uyan otobüs hattı 19 numara ile oraya ulaştık. Otobüs biletini önceden almanıza gerek yok, bizim halk otobüsleri gibi binince ödeyebiliyorsunuz. Bilet kişi başı 2.5€. Çoklu almanızı gerektirecek kadar çok bineceğinizi sanmıyorum.




Sanat ve Bilim Kenti, içerisinde Palau de les Arts (Valencia Opera Binası),  L' Oceanografic, Prince Felipe Museum of Science (Bilim Müzesi), L'Hemisferic, L'Umbracle adındaki tesisleri barındıran bir kompleks. L'Hemisferic; üç boyutlu filmlerin gösterildiği bir IMAX sinema.   L' Oceanografic su altı hayatının sergilendiği, çok sayıda akvaryum ve havuzların bulunduğu bir park. Bilim Müzesi adından anlaşıldığı gibi bilim ve teknoloji ile ilgili olan bir müze. L'Umbracle ise 17.500 metrekarelik bitkilerin, göllerin, yürüyüş yolları ve heykellerin bulunduğu bir yapı. L' Oceanografic, Bilim Müzesi ve L'Hemisferic için birleşik biletler var. Biz L' Oceanografic ve Bilim Müzesi’ne ikili bilete kişi başı 26€ ödedik. Bileti kapıdan ya da varsa bizim yaptığımız gibi otel lobisinden alabilirsiniz. 





İlk olarak L' Oceanografic’i gezdik. Buraya yaklaşık 2.5-3 saat ayırabilirsiniz. Burası gerçekten güzel tasarlanmış, su altı yaşamından değişik kesitlerin görüldüğü bölümlerden oluşuyor. Broşürlerde Avrupa’daki en büyük akvaryumun bu olduğu yazıyordu. Ancak şu anda tahtını İstanbul’daki Turkazoo’ya kaptırmış bulunuyor. Gezinizi planlamadan önce Dolphinarium bölümündeki yunus gösteri saatlerine bakarsanız, daha iyi planlama yapabilirsiniz. İçerideki restoran çok ucuz olmamakla birlikte fast-food bölümünde sandviç ve içecekle yaklaşık 10€’ya açlığınızı yatıştırabilirsiniz.   
 



Burayı terk ettikten sonra Bilim Müzesi’ne doğru yola koyulduk. Binalar ve aralarındaki köprü çok değişik. Etraf bilim kurgu filmlerindeki kentleri hatırlatıyor. Bol bol fotoğrafladık.

Bilim Müzesi ise açıkçası bizi biraz hayal kırıklığına uğrattı. Biz daha gelişmiş ve hayret verici şeyler beklerken, daha çok çocuklara bilimi sevdirmek amacıyla oluşturulmuş bölümler bulduk. Yanınızda çocuk varsa eğlenceli, ancak yetişkin olarak Hemisphere’e gitmenizi tavsiye ederim. Zaman kısıtından dolayı gidemedik ama internetten oynatılan filmleri incelemiştik. Gitmeden günlük programa bakmanız iyi olur.

Burayı 1 saatlik hızlı bir turla terkettikten sonra, L'Umbracle’ın diğer tarafındaki duraktan sanırım 35 numaralı otobüsle şehre döndük. Akşam ise amacımız güzel bir paella yemekti.



İlk olarak Gran Via Marques del Turia ile kesişen C. Maestro Gozalvo’da yer alan Casa Roberto’yu denemek istedik. Ancak paellası ödüllü bu restoran pazartesileri kapalı olduğu için rotayı Civera’ya çevirdik. Bu restoran da 2009 senesinde Michelin tarafından tavsiye edilen restoranlar listesine girmiş. Ayuntamiento’ya yakın C. Mosen Femades’deki mekanda dışarıda yer bulmak zor. Paella Valenciana, yani klasik paellanın gelmesi 20 dakika sürdü, ancak doyurucuydu. Bir şise Cava ile toplam 35€ hesap geldi. Paella yemek için üçüncü alternatif ise Plaza la Reina’ya yakın olan Calle Mar’daki La Riua. Burayı da otel çalışanları tavsiye etmişti. 

Ertesi gün öğlen Madrid'e doğru yola koyulduk. Gezinin devamı Madrid bölümünde. Bekleriz efendim... 

Vaktiniz olursa gidilebilecek diğer mekanlar ve yapmanızı tavsiye ettiklerim ise şunlar ;


·         Mercoda Central : Demir, cam ve tuğlayla yapılan Art Nouveau tarzda pazar.
·         Paella yiyin.
 


Valencia, Barcelona ve Madrid’den sonra İspanya’nın üçüncü büyük şehri. Bizim forum yapılana kadar Avrupa’daki en büyük akvaryuma ev sahipliği yapıyordu. Bu akvaryumun da içinde bulunduğu yapılar mimari açıdan modern şaheserler. Madrid ve Barcelona’ya kıyasla nispeten düzenli ancak genel olarak temiz değil. Eski merkezindeki ara sokaklarda hem temizlik hem de güvenlik sorunu var. Metro bulunmuyor, otobüs kullanımı yaygın ve bizim halk otobüsü gibi ödeme içinde. Tek sorun size gereken otobüsün numarasını öğrenmek.

Sonuçta yolunuz bu taraflardan geçiyorsa, 2 gün ayırabileceğiniz yine de güzel bir şehir. Yakında İstanbul’dan doğrudan uçuşlar da başlayacak.