16 Aralık 2010 Perşembe

Alper Brezilya'dan Bildiriyor : Sao Paulo

Alper bu defa Brezilya’dan bildiriyor. Sao Paulo, Rio de Janeiro ve İguazu Şelaleleri’ni gezdi. İguazu’nun ardından geziye Arjantin ile devam etti. İzlenen rotayı haritalarda görebilirsiniz. İşte size dokuz günlük gezinin detayları, iyi seyirler.




 
SAO PAULO

08.10.10 Cuma

Gezi detaylarına başlamadan önce Brezilya’ya alternatif ulaşma rotalarından bahsetmek istiyorum. Sao Paulo veya Rio’ya en kısadan uzuna olacak sırada Iberia, Air France veya Lufthansa ile aktarmalı uçabilirsiniz. Ancak bu gezinin yapıldığı tarihte İstanbul’dan tek direkt uçuş THY ile Sao Paulo idi. 

Yolculuğumuza İstanbul’dan Sao Paulo uçuşu ile başlıyoruz. Türkiye saati ile 10:30’da başlayan bu uçuş yaklaşık 14 saat sürdü ve Sao Paulo’ya indiğimizde Brezilya saati ile 19:30’du. Saat farkı yaz/kış saati uygulamasına göre 4-5 saat arasında değişiyor.

Havaalanındaki döviz bürosunda doğal olarak normalden düşük bir oranla döviz bozuyorlardı. O yüzden fazla bozdurmadık ancak daha sonra bozdurmadığımıza pişman olduk. Sebebini ileride öğreneceksiniz.

Guarulhos Havalimanı’ndan şehre gidiş için iki alternatif var. İlki Praça de Republica ve Tiete otobüs terminaline giden “Airport Service” otobüsleri. Terminalden çıkar çıkmaz duraklarını göreceksiniz. Bir nevi bizim Havaş. Sabah 6 ile akşam 11 arası yarım saatte bir, gece ise saatte bir kalkan otobüsün ücreti adam başı 33R$ (Real). Bir Real yaklaşık 0.86 TL ediyordu. İkinci alternetif ise taksi. Havaalanı taksileri taksimetre açmıyor. Taksi ücreti için gideceğiniz yere göre bir sabit tablo var. Önce fiyatı kontrol edin. Şehir merkezine yaklaşık 90-100 R$ tutuyor.

Yirmi milyon olduğu tahmin edilen nüfusu ile İstanbul’u bile sollayan Sao Paulo’nun trafiğinin İstanbul ile yarışacağını tahmin ediyorduk. İstanbul kadar fena olmasa da şehre ulaşmamız bir saat sürdü. Praça de Republica civarındaki otelimize yerleşip günü noktaladık.


09.10.10 Cumartesi

Otelden çıktıktan sonra ilk iş Av. Sao Joao üzerinde Rua D. Jose de Barros civarındaki Turist Info’dan bir harita kapmak oldu. Görevlinin çekik gözlü ancak Portekizce ve İngilizce konuşan bir bayan olduğunu görünce biraz şaşırdık, ancak ilerleyen günlerde Brezilya’nın ne kadar kozmopolit bir yapısı olduğunu görünce (bizdeki kozmopolitlik halt etmiş) şaşırma eşiğimiz oldukça yükseldi. Zira bizimle bile ilk temasta hep Portekizce konuşmaya çalışıyorlardı. Arada kaynamak çok kolay oldu.

Son derece kapsamlı harita ve bilgileri aldıktan sonra merkezi yürüyüş turuna başladık. Bu tur yaklaşık 4 km mesafeye sahip ve 2-3 saatinizi alabilir. Praça de Republica’dan Av. Sao Luis’e doğru giderken parkın köşesinde gördüğünüz yapı Caetano de Campos binası, eski bir kolej ancak şu anda eyalet eğitim bakanlığı olarak kullanılıyor. Pazar günleri burada el işi ve tablo ağırlıklı bir açık pazar kuruluyor. 


 

Bundan sonra karşı köşede Av. Ipiranga ve Av. Sao Luis’in kesiştiği yerde Edificio Italia karşınıza çıkıyor. Şehirdeki en yüksek bina (46 katlı) ve ilginç bir şekli var. Eğer güvenliği atlatabilir ya da çatıdaki restoranda yemek yerseniz güzel bir manzara görebilirsiniz. Bundan daha da ilginç bir bina görmek için ise Av. Ipiranga’dan devam edin. Karşınıza devasa ve dalgalı bir apartman çıkacak. İşte bu Edificio Copan. Ünlü Brezilya’lı mimar Oscar Niemeyer tarafından yapılan dünyanın en büyük apartmanında tam 5000 kişi yaşıyor. Daha çok sol görüşlere sahip mimar bu apartmanda toplumun her kesiminden insanı bir araya getirmeyi amaçlamış. Kimilerine göre çirkin olarak nitelense de görülmesi gereken bir bina. 

Binanın fotoğrafını çekerken yanımıza yaklaşan yaşlı bir teyze Portekizce birşeyler anlatmaya çalıştı. Biraz çabaladıktan sonra el kol hareketlerinin de yardımıyla fotoğraf makinemi çantama koymamı söylediğini anladık. Böylece gezi kitaplarında yazan güpegündüz fotoğraf makinesi hırsızlığı ve yerel halkın buna karşı turistleri sürekli uyardığı bilgisi tescillenmiş oldu.



Av. Sao Luis’e döner ve devam ederseniz birçok seyahat ve döviz bürosu görebilirsiniz. Ancak ne yazıkki biz gittiğimizde tüm bankaların kapılarında grev afişleri vardı ve bankamatikler ise çıldırmıştı. Döviz büroları ise Cumartesi günleri öğlen kapanıyor ve pazartesiye kadar açılmıyormuş. Böylece bu gün yaşayacağımız para kabusuyla yüzleşmeye başladık. Soldan Rua Xavier de Toledo’ya dönün. Köşedeki bina Mario de Andrade Kütüphanesi. Kütüphaneyi solunuza alarak Anhangabau metro istasyonuna doğru aşağı devam edin. İstasyonun sağ altında Laderia da Memoria (anı tepesi) adında bir dikilitaş ve çeşmeden oluşan anıt göreceksiniz. Burası şehrin ilk su kaynağının bulunduğu nokta.




Rua Xavier de Toledo’dan devam edince karşınıza Theatro Municipal çıkacak. Bu barok tarzda bina şehirdeki yegane estetik bina. O sıralar bakıma alındığı için içine girmeye yeltenmedik. Tiyatro binasına doğru giderken ana caddenin köşesinde ise Shopping Light adındaki alışveriş merkezini göreceksiniz. Üst katlarda haftasonu açık döviz bürosu bulduk fakat sırayı görünce beklemekten vazgeçtik.


Alışveriş merkezinin köşesinden sağa dönüp devam ettiğinizde Viaduto de Cha adındaki metal köprüye geleceksiniz. İlk olarak 1892’de inşa edilen köprü ismini bölgedeki eski bir çay tarlasından alıyor. Köprüden sola bakarsanız Parque Anhangabau’yu görebilirsiniz. Anhangabau eski Tupi-Guarani dilinde Şeytan Vadisi anlamına geliyor, çünkü yerliler kötü ruhların burada türediğine inanıyorlarmış.





Köprüyü geçip karşıdaki Praça do Patriarca’ya girin. Burada küçük meydanın sağındaki ufak kilise Igreja de Santo Antonio bulunuyor. Bu kilise 17. Yüzyılın başındaki Sao Paulo yerleşiminin merkezi kilisesiymiş. Ancak pek de ihtişamlı olduğu söylenemez. 

Meydandan sağa R. Sao Bento'ya dönerseniz dükkanlarla dolu sokaktan geçerek başka bir küçük üçgen meydana geliniyor. Bu meydanda 18. yüzyıla tarihlenen tablolar barındıran iki tane kilise ve Hukuk Fakültesi'ni görebilirsiniz.



Fakültenin köşesinden karşıya devam eden R. Senador Feijo, sizi doğruca meşhur Praça de Se’ye götürecek. Bu meydan Sao Paulo Katedrali'ne de ev sahipliği yapıyor.  


Katedralin içinde kısa bir turdan sonra, meydandan aşağıya doğru yürüyün. Karşınıza Caixa Economica Federal çıkacak. Burası hazine binası ve aynı zamanda yerel sanatçıların eserlerinin sergilendiği bir kültür merkezi. Sağa R. Floriano Peixoto’ya dönerseniz sokağın sonundaki pembe bina Solar de Marquesa’dır. Burası şehrin 18. Yüzyıldan kalan tek konutudur. 



Sola dönen sokağı takip ederseniz sağınızda Praça Pateo do Colegio, 1554’te Sao Paulo’nun ilk kurulduğu yeri göreceksiniz. Günümüzdeki yapı Cizvitli iki rahip kardeşin kurduğu ilk misyoner kilisesinin 1950’de yapılmış bir replikası. Ancak içeride ilk yapıdan kalan birkaç duvar, küçük bir kilise ve şehrin oluşumu anlatan bir müze bulunuyor. Kilisede misyonerliği çağrıştıran fayans resimleri ilginç. 


Meydandan devam eden sokak R. Boa Vista. Bu sokağın bittiği meydan Largo de Sao Bento. Bir zamanlar Bandeirantes olarak adlandırılan köle ve maden avcılarının keşiflerini başlattıkları nokta. İlk başta köle yapmak için yerlilerin peşine düşen bu Portekizli koloniciler, daha sonraları haritalanmamış topraklarda değerli madenlerin peşine düşmüşler ve Portekiz’in Brezilya’nın tamamını keşfederek tüm doğal kaynakları ele geçirmesine öncülük etmişlerdir. Yerli halka çektirdikleri acıları sembolize eden bir heykel daha sonra bahsedeceğim Ibirapuera Parkı’nın karşısındaki meydanda bulunuyor.

Meydanın geldiğiniz istikametin tersindeki köşesinde ise Sao Bento manastırı ve bazilikası bulunuyor.

Bir sonraki rotamız ise Mercado Municipal. Muhtemelen meydana yaklaşırken sağdaki sokaklarda gördüğünüz yokuşlardan  birinden  aşağı inin ve R. Cay Basilio ve R. da Cantareira’yı takip edin. Bu geçtiğimiz bölge bizim Tahtakale veya Mahmutpaşa semtlerini andıracak şekilde insan ve her nevi ürünün satıldığı dükkanlarla doluydu. Bu bölgedeki dükkanlar genellikle Lübnanlı göçmenlere ait.   Kalabalık içinde ilerlerken Mercado Municipal’i gördük. 


Bu market yakın zamanda yenilenmiş, ancak yine de tarihi havasını bir miktar koruyabilmiş. Her ayın son Pazar günü hariç her gün açık. Pazar günleri 6-16, diğer günler 6-18 arası açık. İçeride her türlü yiyecek satılıyor. Her türlüden ne kastettiğimi aşağıdaki fotoğraftan anlayabilirsiniz. Balık, meyve ve kurutulmuş et reyonları en çok dikkat çekenler. İş yemeye geldiği zaman alt kattaki barlarda neredeyse herkesin elinde Mortadella adında bir sandviç vardı. Mortadella baharatlanmış ve içerisinde %15 oranında domuz sosisi bulunan büyük bir salam. Güzel bir sandviç ekmeğinin arasında onlarda ince katman salam üst üste olunca sanırım herkes rağbet ediyor. Fakat domuz meselesinden dolayı onun yerine biftekli bir sandviç ve birayı tavsiye ederim. Oldukça lezzetliydi. Bir başka hoşuma giden şey ise 650ml’lik soğutuculu bira ve yanında verilen gündelik su bardakları. Fakat İngilizce menü ve bilen çalışan olmaması sizi biraz çileden çıkartabilir.

Mercado’nun üst katı da var. Buradan içerinin büyüklüğünü daha iyi kavrayabilir ve aşağıdaki atıştırmalık yerlerin aksine restoranlarda yemek yiyebilirsiniz. Fakat kalabalık bir günde geldiyseniz ya da aceleniz varsa burayı tercih etmeyin. Yarım saat beklemeyi göze alın. Fiyatlar da pek uygun değil. Olur da oturursanız başlangıç ya da içkinin yanında Bolinho de Bacalhau’yu deneyin. Türkçe meali morinalı balık kroket oluyor. 

Mercado Municipal’i terk ettikten sonra tekrar Sao Bento meydanına dönüp, Rua San Bento’dan Av. Sao Joao’ya kadar devam edebilir ve şehrin finans merkezindeki başlıca binaları (BANESPA, Martinelli) görebilirsiniz. Av. Sao Joao’da ilerlerken turizm ofisine gelmeden sağda karşınıza çıkan kilise ise NS do Rosario dos Homens Pretos. Bu kilisenin özelliği daha önce kutsal Afrika törenlerinin yapıldığı bir alanda 1906 senesinde Siyah Brezilyalılar tarafından yapılması. Kilisenin arkasında ise sarımsı bir renkteki Siyah Ana Heykeli buluyor. Bu heykelde kendi çocuğu açken, beyaz bir çocuğu emzirmek zorunda kalan siyah bir annenin acısı anlatılıyor. Burayı da gördükten sonra yürüyüş turu başladığımız parkta sona eriyor. 
 
Turu tamamladıktan sonra rotamızı Liberdade semtine çeviriyoruz. Sao Bento’dan metro ile ulaşmak mümkün, ancak metro istasyonundaki abartısız 100 metrelik bilet kuyruğunu görünce bir sonraki duraktan binelim dedik. Sonuçta yürüye yürüye Liberdade’ye vardık. 


 
Liberdade semti, dünyadaki en büyük Japon göçmen nüfusuna ev sahipliği yapıyor. Zaten semte vardığınızı etraftaki dükkan tabelalarından ve sokaktaki tiplerden anlayabiliyorsunuz. Japon mimarisinde bir banka şubesi, bolca çekik gözlü insan ve Japon lokantaları. Hatta işportacılar bile Japon filmleri satıyorlar. Pazar günü yolunuz düşerse ana caddede bit pazarı kuruluyor. Ayrıca 1908’den günümüze Japonların göçü ve entegrasyonunu anlatan bir de müze var. Bana göre yolunuz düşerse ziyaret edin, fakat göremezseniz üzülecek birşey yok.

Liberdade’den sonra metroya atlayıp Consolaçao durağında inerek Av. Paulista’ya geldik. Bu cadde bir zamanlar şehrin kahve baronlarının malikanelerine ev sahipliği yaparken, 1950’lerden itibaren Manhattan benzeri iş merkezleriyle dolmuş. Şu anda gündüz iş merkezleri, parklar ve müzeler, gece ise barlar, restoranlar ve müstehcen işlerin döndüğü sokaklarıyla sürekli canlı bir bölge. Bu caddede ziyaret edilmesi gereken iki yerden ilki MASP, yani Sao Paulo Sanat Müzesi. Binanın dışındaki kırmızı bölümleriyle hemen dikkatinizi çekecek bu müzede Latin Amerika’daki en kapsamlı batı sanatı koleksiyonu bulunuyor. Ayrıca Pazar günleri altındaki meydanda antika pazarı kuruluyor. 

Diğer gezilecek yer ise, MASP’ın hemen karşısındaki Siqueira Campos Parkı. Burada Sao Paulo şehri kurulmadan önce bu topraklarda bulunan Atlantik yağmur ormanlarının küçük bir canlandırmasını görebilirsiniz. Şehrin en işlek caddesinde güzel bir kaçış anı olabilir.
Paulista civarında yemek yemek için ise yine iki alternatif önerebilirim. Açık büfe kilo ile yemek alabildiğiniz Bovinus (R. Alameda Santos, 2393) doymak için birebir. Fiyat 35R$/kilo idi. Diğer önerim ise Viena (R. Augusta-R.Alameda Santos köşesi). Burada da yaklaşık 30R$’e açık büfe, salata barı ve yiyebildiğin kadar pizza seçeneği bulabilirsiniz.

Av. Paulista’da gezindikten sonra caddenin park tarafındaki ara sokaklardan birinden aşağıya inin. Böylelikle güneydeki Jardins semtine geleceksiniz. Aşağıya indiğiniz sokaklarda değişik dükkan ve restoranlar bulunuyor. Bazı restoranlar çok lüks. İniş bittiğinde semtin meşhur R. Oscar Freire caddesine geliniyor. Bizim Nişantaşı ile benzer fakat yine de yarışamaz. Her ne kadar çok sayıda lüks mağaza bulunsa da haftasonu olmasına rağmen ortalık pek canlı değildi. Bizdeki benzer markalara baktığımızda da fiyatlar hiç de avantajlı gelmedi. Fakat mutlaka uğranması gereken tek mağaza Brezilya’nın meşhur terlik markası Havaianas. Avrupa ve ülkemizde hatırı sayılır fiyatlara satılan terlikleri burada oldukça uygun fiyata alabilirsiniz. Ancak tek renk basit modellere bakıyorsanız bunları mağaza yerine büyük marketlerden daha ucuza alabilirsiniz.

R. Oscar Freire’de yeme-içme için General Prime Burger (R. Oscar Freire, 450)  ve Radio Cafe (R. Oscar Freire, 187)’yi tavsiye edebilirim.

Sao Paulo’ya daha sonra geri dönmek üzere ertesi sabah Rio’ya hareket ettik. Sao Paulo’daki anlatacağım son gün ise dönüş yolculuğundan önceki son günümüz.


24.10.10 Pazar

Dönüş yolculuğumuzdan önce Sao Paulo’daki tek günümüzde Ibirapuera Parkı’nda takıldık. Burası beton yapılarla dolu şehrin ortasında yeşil bir vaha gibi. Oldukça büyük (2 km2) bu park, yeşil alan ve spor faaliyetleri dışında aynı zamanda şehrin kültürel merkezi konumunda. Müzeler, performans alanları ve en önemlisi de Bienal alanlarını barındırıyor. Parka en kolay ulaşım Vila Mariana metro istasyonu, daha sonra da 775-A Jardim Aldagiza otobüsü. Av. Paulista’dan yürürseniz 20-25 dakikada ulaşabilirsiniz.


Parkın kuzey girişlerine yakın, caddedeki göbekte görebileceğiniz anıt, Monumento as Bandeiras. Bu anıttan ilk gün yapılan merkezi yürüyüş turunda bahsetmiştim..  Pazar günü olması ve bazı konserler olmasından dolayı park oldukça kalabalıktı. Parka girerken yürüyüşünüzü planlamak için panodaki haritayı inceleyin.


Parkın batısında içinde kuğu ve ördeklerin olduğu bir gölet bulunuyor. Merkezde oditoryum ve müzeler yer alıyor. Bunların çoğunun mimarı Copan Binası’nın mimarı Oscar Niemeyer. MAM (Modern Sanat Müzesi), MAC (Çağdaş Sanat Müzesi) ve Afro-Brasil müzeleri görülmeye değer. Birçok konserin yapıldığı oditoryum parktaki en yeni bina. İleriye doğru kıvrılarak uzanan bölümden dolayı binaya “dil” adı takılmış.


Diğer cazibe merkezleri 1932’deki anayasal devrimi sembolize eden dikilitaş, merkezde gençlerin kaykay, bisiklet ve patenle maharetlerini sergiledikleri üstü kapalı meydan, ilk gelen göçmenlerin anısına yapılan Japon bahçesi ve eğer etkinlik varsa konser alanları.


Bienal ilgi alanınıza giriyorsa, o zaman çift sayı ile biten bir yılı ve Kasım ile Aralık aylarını tutturmalısınız.  

Park içerisinde atıştırmalık büfeler ya da kiloyla yemek yiyebileceğiniz Green adında bir restoran mevcut.

Sao Paulo gezimiz böylece sonlandı. 


TAVSİYE VE İZLENİMLER

Tavsiye ettiğim etkinlikler şunlar ;

·         Copan Binası’nı görün.
·         Katedral’i gezin.
·         Mercado Municipal’de alışveriş yapın ve yemek yiyin.
·         Ibirapuera Parkı’nda dolaşın.
·         Churrascaria olarak adlandırılan klasik et restoranında yemek yiyin.

Sao Paulo ile ilgili izlenimlerimiz çok da güzel değildi. Belki de beklentimizi yüksek tuttuğumuz için olabilir ama insan 20 milyon nüfuslu ve egzotik isimli bir şehirden daha fazlasını bekliyor. Kalabalık ancak çoğunlukla estetikten yoksun bir şehir. Hayat oldukça pahalı. Gelir dağılımı arasındaki uçurum had safhada. Güvenlik belirli bölgeler dışında zayıf. Zaten apartmanların ve sitelerin etrafındaki elektrikli telleri ya da 10. kattaki bir evde bile camda demir olduğunu gördüğünüzde  güvenlik durumunu kavrıyorsunuz. Gezdiğimiz yerler içinde en çok evsiz buradaydı. En iyi ulaşım metodu metro+yürüyüş. Ancak geceleri yürümenizi tavsiye etmem. Otobüs ise güvenlik sebebiyle pek tavsiye edilmiyor. Taksiler yaygın ve fiyat makul. Ama taksiciyle anlaşmak zor olabilir. 


Sonuç olarak eğer Brezilya’ya ulaşım rotanızda yoksa, hususi olarak Sao Paulo’ya gelmenize gerek yok. Olur da yolunuz düşerse, anlattıklarım umarım işinize yarar. Brezilya gezisi Rio de Janeiro ile devam edecek...

NOT: Brezilya ilgili genel tavsiye ve izlenimleri son nokta olan Iguazu'da bulacaksınız.
    


26 Kasım 2010 Cuma

Alper İspanya'dan Bildiriyor : Madrid

MADRID 

25.05.10 Salı

Valencia'dan kiraladığımız aracı öğle vakti tren istasyonunda teslim aldık. Şehirden çıktıktan sonra A3 otoyoluna girdik. Bu yol ücretsiz ve sizi Madrid’e kadar götürüyor. 350 km.’lik bu yolu yaklaşık 4 saatte aldık. Madrid’e 28€’luk bir benzin masrafıyla vardık.  





Akşamüstü Madrid Atocha tren istasyonunda aracı teslim ettik. Yol boyunca artan açlığımızı gidermek için tren istasyonuna girdik. Vaktiniz olursa istasyonu görmenizi tavsiye ederim. 2004 yılındaki bombalı saldırılar burada yaşanmıştı. Kapalı mekandaki palmiye bahçesi çok güzel. Yemekten sonra yakındaki otelimize yerleşip şehri keşfe çıktık. Atocha durağından metro ile Puerto del Sol’e ulaştık. Meydanda yarım ay şeklindeki saray, kentin sembolü Ayı ve Kocayemiş ağacı heykeli, Madrid’in sıfır noktası görülebilir. Kalabalık Taksim’i hatırlatıyor. Meydanı kuzeye C. de Preciados’a doğru terkederseniz, yol boyu pek çok markanın dükkanını görebilirsiniz. Plaza del Callao’dan Gran Via’ya çıktık. Değişik mimari tarzda binaları görebileceğiniz bu cadde, 1910 yılında 14 sokak ve bir semtin yıkılması ile oluşturulmuş. Doğuya doğru ilerlerken solda Telefonica binasının sağından C. de Fuencarral’dan devam ederek, değişik dükkanların olduğu sokaktan geçerek C. de Santa Barbara’ya geliniyor. İlk olarak The Deli Room adındaki dükkanı arıyoruz. Burası Genç İspanyol tasarımcıların giysi, çanta, ayakkabı gibi ürünlerini sergilediği bir yer. Ama maalesef biz vardığımızda kapanmıştı. Buradaki küçük meydan özellikle güzel havalarda akşam saatleri oldukça hareketli. Meydana masalarını atmış olan Con a Che adlı kafede yer bulabilirseniz oturun derim. İçecekler ve kitle güzel. 2 vermut için 5€ gibi uygun bir hesap ödedik.




Bu meydanı Corredera Alta de San Pablo ile terk edip devam ettikçe etraf ilginç dükkanlarla dolmaya başladı. Vintage ve ikinci el mağazalar ve sokaklardaki alternatif tipler Galata ve Tünel’i anımsattı. Bu sokağın Fuencarral’la tekrar kesiştiği yerden sola dönerseniz Plaza del Dos de Mayo’ya çıkarsınız. Gece gençler tarafından doldurulan “2 Mayıs Meydanı” yemek seçenekleri ve banklarda içkileriyle muhabbet eden insanlarla dolu. Meydanın köşesindeki Sandos Pizzeria’da 2 pizzaya 20€ ödedik. Sıra bekledik ancak pizzalar lezzetliydi.


26.05.10 Çarşamba

İkinci günümüzde Tirso de Molina metro istasyonuna yakın asıl otelimize yerleştik. Buradan C. de Atocha yoluyla Plaza Mayor’a ulaştık. Meydanın tarihi 1590’lara kadar gitmesine rağmen bugünki halini 18.yüzyıl başlarına borçludur. Eskiden meydanı çevreleyen sarayların balkonlarından kraliyet törenleri seyrediliyormuş. Ortada ise 3.Felipe heykeli yer alıyor. Dört tarafta yer alan kemerlerden etraftaki sokaklara çıkışlar ise fotoğraflanmayı hak ediyor.




Bu  sokaklardan batıya doğru çıkanı izlerseniz, Plaza de San Miguel’e gelirsiniz. Bu meydanın çok fazla özelliği olmamakla beraber buradan geçme amacımız, meydanın hemen aşağısındaki Mercado de San Miguel’e uğramak. Bu pazarı hem metal mimarisi açısından, hem de içerisindeki gurme dükkanlardaki yiyecek ve içecekler için mutlaka görmelisiniz. Peynirler, kuruyemişler, kurutulmuş etler, şaraplar ve daha birçok ürünü beğenip oracıkta tüketebilirsiniz. Tavsiyem buraya tok gelin ve İspanyollar’ın öğle yemeği saati ile çakışmayın.



  
Çıktıktan sonra batıya Calle Mayor yoluyla devam edin. Karşınıza Almudena Katedrali çıkacak. Vaktiniz varsa katedrali gezebilirsiniz. Duvarlardaki freskler çok canlı. Katedralin hemen kuzeyindeki Palacio Real ise buraya asıl gelme nedenimizdi. Ancak Kraliyet Sarayı Müzesi’nin önündeki abartısız 200m. kuyruğu ve ilerlemeyişini görünce gezmekten vazgeçtik. O sırada geçit töreni yapan geleneksel kraliyet askerlerini seyretmekle yetindik. 



 
Planımızın şaşmasından sonra istikameti Plaza de Oriente üzerinden tekrar Puerta del Sol’e çevirdik. En azından bu sırada akşam gitmeyi planladığımız boğa güreşi biletlerini alalım dedik. Bilet gişesi meydandan C. de Preciados’a girince ilerde sağda. Fiyatlar sahaya yakınlığınıza göre 6 ile 100€ arası değişiyor. Biz kişi başı 11€’luk bilet aldık. Sahaya mesafesi fena değildi. Biletleri aldıktan sonra kalan sürede pek verimli birşey yapamayacağımıza karar verip, boğa güreşine kadar dinlenmeye karar verdik. Otele dönüşte güneydeki Plaza de Santa Ana’dan geçtik. Bu meydanın etrafı kafelerle dolu. Beyaz cephesi ile Vitoria oteli çok güzel görünüyor. Bu meydana bitişik Plaza del Angel’deki Cafe Central ise akşamları kafe ve her nevi caz konserleri ile tavsiye olunur.  


 

Akşam 7’de başlayacak güreşler için metro ile Ventas metro durağına vardık. Duraktan çıkar çıkmaz Plaza de Toros de las Ventas karşımıza çıktı. Etraf aynı bizim stadların çevresinde olduğu gibi aksesuar, kuruyemiş, yiyecek içecek satan işportacılarla doluydu. Arenaya girdiğimizde başlama saatine az zaman kalmıştı ancak içerisi pek de dolu sayılmazdı. Acaba dolmayacak mı diye düşünürken son 5 dakikada içerisi hınca hınç doldu. Tribünlerde toplumun her kesiminden insan görmek mümkündü. Özellikle önümüzde oturan kraliyet prensi tipli takım elbiseli çocuk ve prenses tipli tuvalet giymiş kız ilginçti. Bu şık kıyafetlerine rağmen olay başlayınca kız hazırladığı sandviçleri ve az sonra da çekirdekleri çıkardı. Çekirdek yemenin kıro bir hareket olduğu dayatılmış bünyemiz, az sonra herkesin çitlemesiyle girişte almamanın pişmanlığı ile doldu.   
     



Boğa güreşleri başladığında maalesef boğalara yapılan işkenceler nedeniyle güreşten keyif alamadık. Zaten biz boğanın tarafını tuttuğumuz için, tökezleyen bir çömez matadorun tepelenmesi dışında tezahürat yapabildiğimiz pek durum olmadı. Ancak İspanyollar coştukça coştu. Matador boğaya bitirici vuruşu yaptığında bütün arena ayağa kalkıyordu. Fakat boğaya son vuruşu yapmayı beceremeyip hayvana iyice eziyet eden matadoru da beyaz mendiller sallayarak protesto ettiler.  


 

Güreşler saat 9’a kadar sürdü. Size tavsiyem sıkı bir hayvanseverseniz bu etkinliğe katılmamanız. Her ne kadar İspanyollar kendilerini savunurken bu boğaların yaşamları boyunca çok iyi şartlarda yaşadığı gibi saçma bir argüman öne sürseler de, netice olarak zevk için öldürülmeleri vahşet. Öte yandan ortamın çoşkusu ve ritüeller için görülmeye değer. Mart ve Ekim ayları arası yapılıyor.

Arenadan çıktıktan sonra metroya atlayarak Opera durağına geldik. Aşırı açlığın etkisiyle bir fastfood restoranında karnımızı doyurduktan sonra güneye doğru giden sokaklara daldık. Yine Mercoda San Miguel’in önünden geçtik. Dolambaçlı sokaklarda bazen şık restoranlar gördük. En sonunda Plaza San Andres’e geldik. Yan tarafında ışıklandırılmış bir kilise olan bu küçük meydanda toplanmış gençler vardı. Biz de onlara uyup sokak her köşe başında biten sokak satıcılarından içecek birşeyler alıp biraz takıldık. Fakat etrafın çok nezih olduğunu söyleyemem. Yine de içtiklerimiz yorgunluğun üstüne güzel geldi. Pilimizin iyice bitmemesi için geceyi burada sonlandırdık. 

Bu taraflara gündüz gelebilirseniz bu bölgedeki El Rastro bit pazarına bakın derim. Bölgeye ikinci defa yaptığımız bir gezide görme şansına eriştik. Bu pazar 500 yıllık bir geçmişe sahip ve sadece Pazar ya da resmi tatil günlerinde 9:00 - 15:00 saatleri arasında kuruluyor. Buradaki tezgahlarda her nevi ürün satılıyor. Aynı zamanda bölgede sürekli açık bulunan antikacılar da var. Özellikle pazarın üst kısmından aşağıya doğru inerken solda büyük bir kapıdan avlusuna girilen antikacılar çarşısını tavsiye ederim. Pazara gelince, sürekli akan insan seline kapılıp gidiyorsunuz. Yankesiciler için de son derece uygun bir ortam. Ama yine de görülmesi gereken bir yer. Üst kısımda yer alan heykel ise Eloy Gonzalo adlı bir İspanyol savaş kahramanına ait. Bu askerin kahramanlığına rağmen İspanya Küba ile yaptığı 1895-1898 yılları arasında savaştan yenik olarak ayrılıyor ve Küba bağımsızlığını kazanıyor.





27.05.10 Perşembe

İspanya maceramızın son gününe Thyssen Müzesi ile başladık. Paseo del Prado üzerinde yer alan müze, dünyanın en güzel özel koleksiyonlarından birini barındırıyor.1300’lerdeki ilk dönem eserlerinden başlayarak günümüz pop-art akımlarına kadar batı sanat tarihi sergileniyor. Thyssen Müzesi’ne yaklaşık 3 saat ayırabilirsiniz. Giriş kişi başı 8€. Eğer Prado ve Reina Sofia müzelerini de gezecekseniz, hepsine 17.6€’ya toplu bilet alabiliyorsunuz. 

Müzeden çıktıktan sonra soldan ana caddeden devam ettik ve Kibele’nin heykelinin olduğu havuzlu meydan Plaza de Cibeles’i de geçtik. Paseo de Recoletos’tan devam ederken  21 numarada Cafe Gijon’u göreceksiniz.Burası sanatçıların ve entellerin buluşma mekanı olarak biliniyor. Muhtemel fiyatlardan çekinerek girmemeyi tercih ettik. Caddeden C. de Prim ile  ayrılıp C. Augusto Figueroa ile devam ettik. Bu sokakta 47 numarada göreceğiniz La Bardemcilla adındaki restoran sinemacı Bardem ailesine ait. Sıcak ortamda duvarlardaki afişler ve aile fotoğrafları dışında şansınız varsa Javier Bardem’le bile karşılaşabilirsiniz. Mutfak 13:30-16:00 ve akşam 20:00’dan sonra açık. O yüzden birşeyler yiyemeden çıktık. Alakart menü 22-25€ arası. Bu sokaktan sola C. de Libertad’a saparsanız az ilerde Diurno adında başka bir mekan göreceksiniz. İspanya’da günler boyu menü ve İngilizce bilmeyen garsonlarla boğuştuktan sonra herşeyi görerek alabildiğiniz ve son derece uygun fiyatlı bu mekan hoşumuza gitti. Burası aynı zamanda bir video-kitap dükkanı ve kafe. Makarna, sandviç, içecek ve tatlı/meyve menüsü 8.6€ idi. Bu sokakta asıl gitmek istediğimiz mekan Bazaar Cafe idi, fakat biz vardığımızda mutfak kapalıydı. Egzotik meyvelerle yapılan karışımlar ve Akdeniz çeşnili soslarla tonbalığı tavsiye ediliyordu. Fiyatlar 18-22€ arası.



Civardaki sokaklarda çok sayıda restoran var. Hoşunuza giden bir tane bulmanız yüksek ihtimal. Buradan sonra ilk gün gittiğimiz Con a Che kafeye yollandık. Madrid’deki son akşamımızı da burada muhabbetle sonlandırdık.




TAVSİYE VE TESPİTLER

Vaktiniz olursa gidilebilecek diğer mekanlar ve yapmanızı tavsiye ettiklerim ise şunlar ;

Casa de Campo : Şehrin batısındaki bu parkta panaromik manzara ve eğlence parkı mevcut. 
Basilica de San Francisco el Grande : 13. Yüzyıldan kalma temellere inşa edilmiş yapılmış bazilika dev kubbesi ve İspanyol ustalar Goya, Ribera, Velazquez eserleriyle dikkat çekiyor. 
Museo de America : Eski Latin Amerika kültürlerine adanmış bir müze. 
Museo del Prado : Dünyanın en prestijli güzel sanat müzelerinden biri. 
Centro de Arte Reina Sofia : Çılgın çağdaş sanat eserlerinin sergilendiği müze.
Chocolate con churros yiyin (Chocolateria San Gines, Pasadizo de San Gines, Puerta del Sol’e yakın.Sıcak çikolata sosuna batırılan hamurlar).
İlginizi çekiyorsa Flamenko gecesine gidin.

İspanya’da geçirdiğimiz bu tatilden genel olarak çok memnun kaldık. İspanyollar gerçekten hayattan zevk alan insanlar ve onların bu hali size de bir şekilde bulaşıyor. Dışarıda yeme alışkanlıkları oldukça fazla. Sokaklar, kafe ve restoranlar her daim canlı. Eğer bir karşılaştırma yapacak olursak en çok Madrid’i beğendik. Barcelona’ya göre daha az turist olması, İstanbul’a bir nebze daha çok benzemesi sonucu bize daha samimi gelmesi, daha ucuz olması bunda etkili oldu. Güvenlik sorunu yok. Barcelona hem pahalı, hem de fazla turistik. Valencia ise her ne kadar üçüncü büyük şehir olsa da diğer ikisi ile yarışacak ölçüde değil. Ayrıca Valencia’da arka sokaklarda diğer ikisindeki temizlik ve güvenlik duygusu yok. Ulaşım metro sayesinde çok kolay. Tek dezavantaj gece geç saatte çalışmaması. Geceleri tabanvay ya da taksiye kalınıyor.

Üç şehirde de bizi uğraştıran şey menülerde İngilizce olmaması ve geleneksel mekanlarda çalışanların da İngilizce bilmemesiydi. Hatta bazı mekanlarda menü bile yoktu. Turistik mekanlara yakın yerlerde içecekler pahalı. Örn: küçük su 2.5€. Bizim alıştığımız kahvaltı bulmak mümkün değil. Ancak sandviç yiyebilirsiniz. Domuz eti yemek istemiyorsanız “No Como Cerdo” = “Domuz eti yemiyorum” ya da “Sin Cerdo” = “Domuz etsiz” cümlelerini kullanabilirsiniz. “Pavo” = Hindi, “Pollo” = Tavuk, “Ternera” = Dana kelimeleri de size yardımcı olabilir. Plan yaparken İspanya’da geleneksel restoranların pazartesileri kapalı olduğunu ve İspanyolların yemek saatlerinde (14:00 ve 22:00) oldukça dolu olduğunu unutmayın. İspanya’da yemekler bize göre pahalı, alkol ise çok ucuzdu.

Elektrik mevzusuna gelince bizimle tamamen aynı. Herhangi bir çeviriciye ihtiyacınız yok. 230V-50Hz elektrik kullanılıyor. 









Alper İspanya'dan Bildiriyor : Valencia

VALENCIA 

23.05.10 Pazar


Önceki gün Barcelona'dan kiraladığımız arabanın 24 saatini aşmamak için sabah Sitges’ten yola çıktık. Yaklaşık 3 saatlik bir sürüşün ardından Valencia’ya vardık. Barcelona-Valencia arasını toplam 3.5 saat kabul edebilirsiniz. Otoyola toplam 30€ ödedik. Yakıt ise araç dizel olduğundan sadece 16€ tuttu. Barcelona-Valencia tren ücretinin 40€ olduğunu düşünürsek, 3-4 kişi iseniz araba trenden daha ucuza bile gelebilir. Yakıt alımında ise pompacılar bulunmuyor. Önce ücreti ödeyip sonra kendiniz basıyorsunuz. Yakıtı şehre girmeden önceki son istasyonda doldurun, çünkü depoyu dolu iade etmeme cezası var ve şehir içinde istasyon az.

Öğle vakti Valencia’ya varıp arabayı teslim ettikten ve otele yerleştikten sonra kendimizi dışarı attık. Keşif amaçlı başladığımız yürüyüşümüz bizi Gran via Marques del Turia ve sonrasında Jardines del Rio Turia (Turia Bahçeleri)’ya ulaştırdı. Kent merkezinin doğusundaki Sanat ve Bilim Kenti’nden başlayıp merkezin kuzey-batısına kadar 6 km. boyunca uzanan, üzerinde 19 köprü bulunan bu alan aslında, eski bir nehir yatağıymış. Bugün ise güzel bahçeler, oyun ve spor alanları şeklinde düzenlenmiş. Puente del Mar köprüsünden bahçelerin diğer tarafına geçerek biraz kuzeye yürümüştük ki kalabalık bir etkinliğe rastladık. Bunun Mayısın ilk haftası ile Haziranın ilk haftası arasında yapılan Uluslar Festival’i olduğunu öğrendik. Birçok ülkenin yerel lezzetlerinin ve hediyelik eşyalarının sunulduğu standların bulunduğu festivalde maalesef Türkiye yoktu. Ama yine de tarihler uyarsa, bir uğrayın derim. Festivalde değişik şeyler yeme içme imkanı bulabilirsiniz.   




Festivali terkettikten sonra biraz daha kuzeydeki Puente de la Exposicion köprüsünden kent merkezi tarafına geçtik. Bu köprü ilginç mimarisiyle mutlaka dikkatinizi çekecektir. Köprünün mimarı aynı zamanda Sanat ve Bilim Kenti’ndeki 4 binanın mimarı olan Calatrava. Köprüden geçtikten sonra bahçelere paralel biçimde kuzeye devam ettik. Torres de Serranus adındaki büyük takı görünce merkeze giriş yaptık. Takta yer alan gotik kuleler dikkate değer.




Bu takın karşısındaki meydandan sağa dönüp C.Rateros, P. Fillol ve C.Baja’yı takip ederseniz, Pl. Esparto’ya gelirsiniz. Bu meydanda takılabileceğiniz değişik mekanlar göreceksiniz. Ancak meydana bitişik Moro Zeit sokağının köşesindeki Bar Pilar’ı özellikle tavsiye etmek istiyorum. Daha sonra akşam geldiğimiz mekan 1912’den beri hizmet veriyor ve eski bar havasını koruyor. Aynı zamanda Tapa ve bocadillo çeşitlerinin bulunduğu bu yerde fiyatlar oldukça ucuz. İki içkiye 5€ ödedik. Vermouth de la Casa (ev yapımı vermut)‘yı mutlaka deneyin. Ayrıca kapalı alanda sigara içme keyfini de yaşayabilirsiniz.  




Meydanı C.de Cabelleros yönünde terk edin ve doğuya ilerleyin. Sağdaki C.Cocinas’daki Zityest Shop’a bakabilirsiniz. Kaykaycıların takıldığı dükkanda değişik ayakkabılar ve alternatif kıyafetler var. Muhtemelen buraya gelene kadar birçok sokakta gördüğümüz grafitileri de bu tipler yapmışlardı. Eğer siz de grafitileri belgelemeyi seviyorsanız, bu rota biçilmiş kaftan. Tekrar C. Cabelleros’u izlerseniz meydana çıkmadan önce solda Palau de la Generalitat’ı göreceksiniz. Bu saray bugün Valencia bölgesel hükümetine evsahipliği yapıyor. Bu binayı geçtikten sonnra, Pl. de la Virgen karşınıza çıkar. Ortasındaki çeşme ve katedralin manzarası görülmeye değerdir. 






1262 yılında inşa edilen ve bugüne kadar değişik eklemeler yapılan katedralin 1380-1420 yılları arasında eklenen 68m.’lik sekizgen çan kulesi Miguelete Valencia’nın sembolüdür. Burayı gezdikten sonra güneye doğru devam ettik ve Plaza la Reina’ya geldik. Burada turistik hediyelerin satıldığı tezgahlar mevcuttu, ancak pek güzel birşey göremedik. Meydanı C. de San Vicente Martir yönünde terkettik. Bu yolda ilerlerken Avda Maria Cristina’dan sağa girerseniz, Mercado Central’i gezebilirsiniz. Burası 1928 yılında açılmış Art Nouveau tarzında bir Pazar. Bo sokağa girmeden bir önceki sokakta ise Devil Records adında bir plak dükkanı var. İlgililere duyurulur. Biz pazarı gezmek yerine merak ettiğimiz bir kafeyi bulmak için soldaki C. Abadias’a daldık. Bu sokakta yer alan Cafe Madrid, Agua de Valencia adlı içkisiyle meşhur. Ancak maalesef gittiğimizde kapalıydı. Bunun üzerine tekrar caddeye dönerek güneye ve sonra soldan Avenida Marques de Soleto’yu takip ederek Ayuntamiento meydanına geldik. Belediye sarayının da bulunduğu bu büyük meydan, bugünlük son durağımızdı.




24.05.10 Pazartesi

Bugün amacımız Sanat ve Bilim Kenti’ni gezmek. Bize uyan otobüs hattı 19 numara ile oraya ulaştık. Otobüs biletini önceden almanıza gerek yok, bizim halk otobüsleri gibi binince ödeyebiliyorsunuz. Bilet kişi başı 2.5€. Çoklu almanızı gerektirecek kadar çok bineceğinizi sanmıyorum.




Sanat ve Bilim Kenti, içerisinde Palau de les Arts (Valencia Opera Binası),  L' Oceanografic, Prince Felipe Museum of Science (Bilim Müzesi), L'Hemisferic, L'Umbracle adındaki tesisleri barındıran bir kompleks. L'Hemisferic; üç boyutlu filmlerin gösterildiği bir IMAX sinema.   L' Oceanografic su altı hayatının sergilendiği, çok sayıda akvaryum ve havuzların bulunduğu bir park. Bilim Müzesi adından anlaşıldığı gibi bilim ve teknoloji ile ilgili olan bir müze. L'Umbracle ise 17.500 metrekarelik bitkilerin, göllerin, yürüyüş yolları ve heykellerin bulunduğu bir yapı. L' Oceanografic, Bilim Müzesi ve L'Hemisferic için birleşik biletler var. Biz L' Oceanografic ve Bilim Müzesi’ne ikili bilete kişi başı 26€ ödedik. Bileti kapıdan ya da varsa bizim yaptığımız gibi otel lobisinden alabilirsiniz. 





İlk olarak L' Oceanografic’i gezdik. Buraya yaklaşık 2.5-3 saat ayırabilirsiniz. Burası gerçekten güzel tasarlanmış, su altı yaşamından değişik kesitlerin görüldüğü bölümlerden oluşuyor. Broşürlerde Avrupa’daki en büyük akvaryumun bu olduğu yazıyordu. Ancak şu anda tahtını İstanbul’daki Turkazoo’ya kaptırmış bulunuyor. Gezinizi planlamadan önce Dolphinarium bölümündeki yunus gösteri saatlerine bakarsanız, daha iyi planlama yapabilirsiniz. İçerideki restoran çok ucuz olmamakla birlikte fast-food bölümünde sandviç ve içecekle yaklaşık 10€’ya açlığınızı yatıştırabilirsiniz.   
 



Burayı terk ettikten sonra Bilim Müzesi’ne doğru yola koyulduk. Binalar ve aralarındaki köprü çok değişik. Etraf bilim kurgu filmlerindeki kentleri hatırlatıyor. Bol bol fotoğrafladık.

Bilim Müzesi ise açıkçası bizi biraz hayal kırıklığına uğrattı. Biz daha gelişmiş ve hayret verici şeyler beklerken, daha çok çocuklara bilimi sevdirmek amacıyla oluşturulmuş bölümler bulduk. Yanınızda çocuk varsa eğlenceli, ancak yetişkin olarak Hemisphere’e gitmenizi tavsiye ederim. Zaman kısıtından dolayı gidemedik ama internetten oynatılan filmleri incelemiştik. Gitmeden günlük programa bakmanız iyi olur.

Burayı 1 saatlik hızlı bir turla terkettikten sonra, L'Umbracle’ın diğer tarafındaki duraktan sanırım 35 numaralı otobüsle şehre döndük. Akşam ise amacımız güzel bir paella yemekti.



İlk olarak Gran Via Marques del Turia ile kesişen C. Maestro Gozalvo’da yer alan Casa Roberto’yu denemek istedik. Ancak paellası ödüllü bu restoran pazartesileri kapalı olduğu için rotayı Civera’ya çevirdik. Bu restoran da 2009 senesinde Michelin tarafından tavsiye edilen restoranlar listesine girmiş. Ayuntamiento’ya yakın C. Mosen Femades’deki mekanda dışarıda yer bulmak zor. Paella Valenciana, yani klasik paellanın gelmesi 20 dakika sürdü, ancak doyurucuydu. Bir şise Cava ile toplam 35€ hesap geldi. Paella yemek için üçüncü alternatif ise Plaza la Reina’ya yakın olan Calle Mar’daki La Riua. Burayı da otel çalışanları tavsiye etmişti. 

Ertesi gün öğlen Madrid'e doğru yola koyulduk. Gezinin devamı Madrid bölümünde. Bekleriz efendim... 

Vaktiniz olursa gidilebilecek diğer mekanlar ve yapmanızı tavsiye ettiklerim ise şunlar ;


·         Mercoda Central : Demir, cam ve tuğlayla yapılan Art Nouveau tarzda pazar.
·         Paella yiyin.
 


Valencia, Barcelona ve Madrid’den sonra İspanya’nın üçüncü büyük şehri. Bizim forum yapılana kadar Avrupa’daki en büyük akvaryuma ev sahipliği yapıyordu. Bu akvaryumun da içinde bulunduğu yapılar mimari açıdan modern şaheserler. Madrid ve Barcelona’ya kıyasla nispeten düzenli ancak genel olarak temiz değil. Eski merkezindeki ara sokaklarda hem temizlik hem de güvenlik sorunu var. Metro bulunmuyor, otobüs kullanımı yaygın ve bizim halk otobüsü gibi ödeme içinde. Tek sorun size gereken otobüsün numarasını öğrenmek.

Sonuçta yolunuz bu taraflardan geçiyorsa, 2 gün ayırabileceğiniz yine de güzel bir şehir. Yakında İstanbul’dan doğrudan uçuşlar da başlayacak.