20 Haziran 2012 Çarşamba

Alper Dominik Cumhuriyeti'nden Bildiriyor : Samana


Dominik Cumhuriyeti’nde vaktimizin çoğunu başkent Santo Domingo’da geçirdik, ancak bir günlük de olsa Samana’ya doğru bir kaçamak yaptık ve El Limon Şelalesi’ne giden bir tura katıldık. İşte o kaçamağın ayrıntıları...


27.11.2011 Pazar
Güne sabah erken saatte taksi ile Caribe Tours Terminali’ne ulaşarak başladık (Ücret 150 RD$). Daha önceden otelimizden ayırttığımız biletlerimizi aldık (kişi başı 320 RD$). Otobüs yolculuğumuz 2,5 saat sürdü. Yol çoğunlukla otoban şeklindeydi. Fakat otobüs aşırı çalışan klimadan dolayı buz gibiydi. Samana’ya vardığımızda bizi katılacağımız turun görevlisi karşıladı.

Samana
Santo Domingo’dan katılmak istediğimiz turlarda ya yer kalmadığı ya da ücretler çok yüksek olduğu için Tripadvisor sitesindeki tavsiyelerden bulduğumuz Terry’nin turuna katılmaya karar verdik. Tur ücreti kişi başı 80 US$ ve yaklaşık 4 saat süren bir gezi yapılıyor. Samana’dan sizi alıp önce bir köye, oradan da at sırtında El Limon Şelalesi’ne götürüyorlar. Aynı yolla döndükten sonra köyde geleneksel Dominik yemekleri yedikten sonra tekrar Samana’ya bırakılıyorsunuz. 


Samana Dominik’te ilk ziyaret edilecek yerlerden biri olmamasına rağmen gün geçtikçe daha çok talep görmeye başlayan bir yer. Sebebi ise bir yandan sırtını dayadığı yağmur ormanlarındaki şelale, mağara, göller, dalında görebileceğiniz kakao, kahve, hindistan cevizi ve daha pek çok ürünün yetiştiği tarım arazileri ve Atlantik boyunca uzanan masmavi kumsalları. Doğal parkları da unutmamak lazım. Turistleri çeken bir diğer özel olay ise her yıl Ocak-Mart ayları arasında Samana Körfezi’ne gelip doğum yapan kambur balinalar. 


Dağa doğru tırmandığımız virajlı yol boyunca bir çok yerleşim vardı. Merkezde genelde motor üzerinde gördüğümüz halkı, köylere yaklaştıkça at sırtında görmeye başladık. Köye vardıktan sonra sabah yağan yağmurların azizliğine uğrayacağımızı düşünerek birer plastik bot verdiler. Gereken eşyaları da aldıktan sonra oldukça zayıf ve çelimsiz diyebileceğim (yine de dayanıklıdırlar diye düşündüğüm) atlara bindirildik. Çok küçük bir çocukken yaşadığım ata binme macerası benim için güzel bir anıydı. Ancak bu defa yaşadığım his hayvanın üstüne biner binmez başlayan vicdan azabından başka birşey değildi. 


5 dakika süren yolculuktan sonra yürümeyi tercih edeceğimi söyleyerek attan indim. Atların sahibi olan köylü teyzenin anlamsız bakışları parasını verdiğimiz halde neden hayvana binmediğimizi sorgular gibiydi. Az sonra da kendisi hayvana binerek hayvanın kısa süren saadetine son verdi. Belki de tombul teyzenin binmesine sebep olarak ata daha büyük bir kötülük yapmış oldum. Yine de kendi adıma vicdanım rahatlamış oldu. Ayrıca ne zamandır trekking yapmak istiyorduk, bu da bahanesi oldu.


Ormanın içlerine doğru giden inişli çıkışlı patikadan yarım saat boyunca ilerledik. Bu arada köylüler bize sağda solda yetiştirdikleri meyve ve yeşillikleri (anason, nane, portakal, greyfurt, muz, vb.) gösterdiler. Kakao ve kahveyi ilk defa dalında görmek ilginçti. İlerlemeye devam ettikçe aynı tura başka köylerden başlayanlarla yolumuz kesişmeye başladı. Şelalenin bulunduğu doğal parkın kapısına ulaştıktan sonra bir 10 dakikalık yürüyüş daha yapmamız gerekti. Kolayca inilen bu dik merdivenler, dönüşte biraz zorladı. İyiden iyiye artan su sesinden yaklaştığımız anlaşılıyordu. Çok geçmeden de karşımızda belirdi. 


Daha büyüğünü de görmüştük ama (Bkz. Brezilya ve Arjantin Iguazu Gezileri) yine de 55 m’lik şelale etkileyiciydi. Sabah yağan yağmurlar yüzünden su bulanık olmasa görüntü daha hoş olabilirdi. İzlemekten sıkılınca şelalenin dibindeki gölete daldım. Tahmin edebileceğiniz gibi su buz gibiydi. Ancak 5 dakika dayanabildim. Biraz daha takıldıktan sonra dönüş yolunu tuttuk. 


Parkın girişine çıktıktan sonra buradaki satıcılardan bütün halde doğal kakao satın aldık. Satıcılar denemeniz için kakaoyu avucunuza rendeleyip biraz toz şekerle yemenizi istiyorlar. Zaten bu tadı aldıktan sonra satın almamak imkansız. Biz de eve döndükten rendelediğimiz kakaoyu sütle karıştırıp doğal sıcak çikolatamızı yaptık. Şiddetle tavsiye ederim. 3 bütün kakao 700 RD$. Sıkı pazarlık yaparsanız daha ucuza da alabilirsiniz.


Aynı yoldan köye dündükten sonra bizi bekleyen ziyafete saldırdık. Zaten yürüyüşle acıkmış olan midemiz Dominik yemekleriyle bayram etti. Köyden teyzelerin hazırladığı pilav, tavuk, fasulye, anasonlu cassava (manyok da deniyor, patatese benziyor), makarna, avokado, papaya ve kahveden oluşan mönü oldukça zengindi. Pilav üstü kurunun burada da sevildiğini Santo Domingo yazısında anlatmıştım. Yemeğin ardından içtiğimiz kahvenin tadı ve fincanı da aynı Türk Kahvesi gibiydi.


Samana’ya dönüş yolunda turcunun komisyon aldığını düşündüğümüz bir tütün ve hediyelik eşya mağazasına uğradık. Otantik hediyelik eşyalar pek ilgimizi çekmedi. Sarılmış puroyu da Küba’dan aldığımız için en azından ikram edilen mamajuanaların hatırına ballı puro alalım dedik. Tadı o kadar güzeldi ki döndükten sonra içince daha fazla almadığımıza hayıflandık.
Dominikli dostlarımız tarafından merkeze bırakıldıktan sonra kalan zamanda biraz sahilde dolaştık. Ardından 16:00 otobüsü ile Santo Domingo’ya döndük. Şansımız yaver gittiği için gezerken hiç yakalanmadığımız yağmur biz yola çıktıktan sonra yağmaya başladı.

Tavsiye ve İzlenimler
Eğer Dominik’in doğal güzelliklerini görmek istiyorsanız ya da birçok turistin gittiği Punta Cana’dan farklı bir yerde deniz tatili yapmak istiyorsanız Samana bölgesi bunun için biçilmiş kaftan. Yazının girişinde bahsettiğim sayısız etkinlik sizi cezbetmeye yeter de artarken, kumsalların güzelliği de bunları aratmayacak cazibede.
Eğer sadece turlara katılmak niyetindeyseniz, kendi ulaşımınızı kendiniz yapmanız, tur ücretinde büyük bir tasarruf sağlayabilir. Santo Domingo yazısında bazı tur operatörlerini önermiştim. Eğer bizden daha fazla vaktiniz olursa mutlaka Los Haitises Doğal Parkı’nı kapsayan bir tura katılın.


1 yorum:

Servis dedi ki...

Paylaşımlarınız çok kaliteli ve yararlı İstanbul otelleri olarak blogunuzu takip ediyoruz.

Yorum Gönder