23 Temmuz 2011 Cumartesi

Alper Uruguay'dan Bildiriyor : Montevideo



Son gezimizde Arjantin’de dolaşmış ve yazıyı Buenos Aires havaalanında noktalamıştık. Şimdi de aynı gün uçakla ulaştığımız Uruguay ve Montevideo şehri ile devam ediyoruz. Biz Montevideo’yu çok sevdik. Bakalım kıtanın en güney başkentinde siz de bizimle aynı şeyleri hissedecek misiniz ?


Montevideo

21.10.2010 Perşembe
Kısa bir uçuştan sonra Montevideo’ya indik. Buenos Aires’ten alternatif olarak feribot ve otobüsle de ulaşabilirsiniz. Havaalanında turist bilgi masasından her zaman yaptığımız gibi haritamızı ve otelimize ulaşım bilgilerini aldık. Yeteri kadar da döviz bozdurduktan sonra (elbette havaalanında oranlar kötü), otobüsle Punta Carretas bölgesine ulaştık. Otobüs bileti 30 U$ idi (1 TL ≈ 11 U$ peso) ve ödeme otobüste. 45 dakikalık yolculuğumuz boyunca birbirinden güzel ve farklı mimari tarzda bahçeli evler gördük.
Otele yerleştikten sonra Montevideo’nun eski şehir merkezi Ciudad Vieja’ya doğru yola koyulduk. Yarımada şeklindeki bu merkez doğal bir liman olduğu için ilk yerleşim burada başlamış. Otobüsün son durağı Plaza Independencia’da inerek yürümeye başlıyoruz. 



İlk gözümüze çarpan şey ihtişamlı Palacio Salvo binası oluyor. 1925 yılında Buenos Aires’li İtalyan bir göçmen tarafından yapılan bina ilk olarak otel olarak tasarlanmış. Fakat daha sonra bu işlevi yerine getirememiş ve şu anda ofis ve ev olarak kullanılıyor. Üzerindeki antenle beraber 100 metre yüksekliğe ulaşıyor. Buranın başka bir özelliği de meşhur La Cumparsita tangosunun daha önce aynı yerde olan eski binada yazılmış olması. 
Tekrar meydana doğru dönünce Uruguay’ın Atatürk’ü kabul edilen Jose Artigas’ın heykeliyle karşılaşıyoruz. General Artigas kökenleri İspanya’ya dayanan varlıklı bir aileden gelmesine rağmen, yaşadığı toprakların bağımsızlığı için İspanyollar’la çarpışarak Uruguay’ı bağımsızlığına kavuşturmuş.



Meydanın diğer tarafına geçtiğimizde haftasonu düzenlenecek klasik araba yarışında yarışacak arabaların sergilendiği bir etkinlik görüyoruz. Arabalara bakarak biraz iç çekiyoruz. Hevesimizi aldıktan sonra hemen yan taraftaki San Jose sokağının başındaki Teatro Solis’e yöneliyoruz. 



Uruguay’ın en eski tiyatro binası oldukça ihtişamlı bir yapı. Yakın zamanda restore edildiği için oldukça iyi durumda. Binanın içine de şöyle bir bakalım derken kapıda bizi karşılayan görevli gençler nereden geldiğimizi soruyorlar. Türkiye’den geldiğimizi duyduklarında ise yine Geceyarısı Ekspresi kabusu hortluyor ve ilk anımsadıkları şey film oluyor. İkinci olarak da İstanbul’u çok merak ettiklerini söylüyorlar. Aynı şey Arjantin’de de başımıza geldiği için bize göre bu olaydan çıkartılabilecek sonuç Güney Amerika ülkelerinde ülkemizin tanıtımına ağırlık verilmesi gerektiği.



Tekrar meydan tarafına dönüp tarihi Puerta de la Cuidadela kapısından geçerek yayalaştırılmış Sarandi sokağına giriyoruz. Bu kapı 1833’te yıkılan eski şehir surlarından ayakta kalan tek şey. Yaya yolu boyunca ilerleyince sağda Cabildo isimli eski koloni valilik binasını görüyoruz. Onun ilerisinde Plaza de la Constitucion meydanı ve Gurvich Müzesi’ne geliyoruz. Meydanla ilgili fotoğraflar yarınki gezide olacak. Müzeden bahsedecek olursak, burada Jose Gurvich adlı sanatçının eserleri sergileniyor. Gurvich çocuk yaşta ailesiyle birlikte Uruguay’a göç eden Yahudi asıllı bir Litvanyalı. Genç yaşta başladığı sanat hayatında oldukça yükselmiş bir isim.



Meydanı ardımızda bırakınca sağımızda Matriz Katedrali yükseliyor. Devam edince değişik el işi ve antikaların satıldığı işporta tezgahları görüyoruz. Tezgahların birinde gördüğümüz birbirinden ilginç taş baskı resimler ilgimizi çekiyor. Uzun karşılaştırmalardan sonra birinde karar kılıp alıyoruz. Fiyatı sanırım 300 U$’dı.



Yarımadanın ucuna doğru ilerlemeye devam ettikçe sokaklar hafif eğim kazanıyor ve deniz kenarına inmeye başlıyor. Alzaibar sokağından sağa sapıp Plaza Zabala’ya geliyoruz. Bu küçük meydanın kenarında bulunan Palacio Taranco mutlaka dikkatinizi çekecek. Artık eski kentin tam anlamıyla merkezinde olduğumuzu bu binanın estetiğinden anlayabiliyoruz. Dönemin Fransız etkisini yansıtan bina şu anda müze olarak kullanılıyor. İçerisinde dönemin orjinal mobilya ve eşyaları, ayrı bir bölümde de İslam ve Mısır eserleri var. Giriş ücretsiz, bir saatlik bir gezi yeterli. Zamanı tutturamadığımız için gezemedik. İçine girmeseniz de bahçesine bakın derim. 



Bu meydanı 25 de Mayo yönünde terk edip sağa dönerek eski kent pazarı Mercado del Puerto’ya yöneliyoruz. Denize yaklaştıkça sokaklar ıssızlaşıp binalar köhneleşmeye başlıyor. Henüz kentsel dönüşümün ulaşamadığı yerlerden geçiyoruz. Nostaljiyle karışık bir hüzünle geçmişi anıyoruz. Akşam saatleri buraların pek tekin olmadığını hatırlatmakta fayda var.



Pazar haftaiçi 18:30’da kapanıyor, biz vardığımızda çok geç olduğunu görüyoruz. Yarın tekrar gelmek üzere sahilden devam ediyoruz. Pazarın hemen arkasındaki Karnaval Müzesi’nin önünden geçiyoruz. Tabi ki kapalı. Müzede her sene Şubat-Mart aylarında yapılan, hazırlıkları Aralık ayında başlayan ve tüm ülkeye yayılan karnavalla ilgili kostümler, objeler, fotoğrafları bulabilirsiniz.


Müzenin hemen karşısında yükselen askeri bina ise bana Batman filmlerindeki Gotham Şehri’nin karanlık ve kasvetli binalarını hatırlattı. En azından dışına bir renk katsalar bu halinden kurtulabilirdi. Ertesi gün yaptığımız gezide gördüğümüz rengarenk binalardan sonra bunu boyamamalarına bir hayli şaşırdık.



Hava iyice kararmaya başladığı için müzeyi geçip diğer taraftan tekrar pazarın önüne ulaşarak, sahile paralel bir şekilde Piedras sokağından geriye döndük. Bu yol boyunca da güzel binalar gördük. Uruguay Merkez Bankası ve diğer bazı kamu binalarını geçtikten sonra yanından geçtiğimiz bir kapıdan bir anda içerideki ringde boks yapan tipler gördük. Biraz geriye çekilince binanın boks kulübü olduğu anlaşıldı. Duvardaki yazıda “burada bilenler vardır” yazıyormuş.



Ciudadela boyunca yukarı yürüyüp başladığımız meydana döndük. Meydanı geçerek aynı sokaktan sahil kenarına kadar indik. Aşağıya inerken yolun sol tarafında gördüğümüz restoranları ve barları inceledik. Günbatımını sahilde yakalarsanız manzara güzel. Sahile indiğimizde hava kararmak üzereydi. O yüzden sahil boyunca yürüyüş yapmayıp yemek için geri döndük. Ancak sahil yürüyüş, koşu ve bisiklete binmek için çok uygun.



Önünden geçerken beğendiğimiz Tras Bambalinas (Ciudadela, 1250) adlı yere girdik. İçeride hem bar ve sahne, hem de yemek yemek için masalar var. Sanırım gece geç vakit canlı müzik var. Odun ateşinin başında duran ustamız ise tam bir ocakbaşı görüntüsü oluşturuyordu. İngilizce mönü yoktu, çalışanlar da pek bilmedikleri için anlaşmak zor oldu. Odun ateşinde birbirinden lezzetli görünen etlerin yanında biraz da sebze istedik. Ama derdimizi anlatana kadar 10 dakika uğraştık. Fakat yemekler geldiğinde tüm çabalara değdi.



Odun ateşinde pişen biftek (Bife Ancho) daha gelmeden ağzımızı sulandırdı. Asıl sürpriz ise ustamızın közlediği iri kırmızı biberin (Morron Relleno) içinden kesince  erimiş kaşar, zeytin, domates ve yeşil biber çıkmasıydı. Bir anda lezzet bombardımanına mağruz kalan bünyemiz biberi hızlıca tüketerek yenisini sipariş etmemize neden oldu. Buraların adetine göre de litrelik gelen biralar fazlasıyla yetti. Hesap 750 U$ geldi ki, oldukça uygundu. İşte ilk olarak burada Uruguay’ın ucuz bir yer olduğunu hissettik.



Yemeğin ardından sahil tarafında daha ziyade gençlerin takıldığı barlardan birine gittik. Aslında hemen restoranın karşısındaki Uvita isimli içkisiyle meşhur  Bar Fun-Fun’a (Ciudadela, 1229) gidecektik fakat hem kalabalık, hem de çalan müziklerin hoşumuza gitmemesinden La Ronda (Ciudadela, 1182) adında bara oturduk. Güzel havanın da etkisiyle herkes dışarıda oturuyordu. Perşembe günü olmasına rağmen etraf canlıydı. 



Orada biraz takıldıktan sonra yorulduğumuzu fark edip geri dönmek için meydana yöneldik. Akşam geçerken gördüğümüz meydandaki faaliyetlerin açık hava sinema gösterimi olduğunu gördük. Altyazısı olmayan filmi anlayamasak da biraz oturup izlemek bile keyifliydi. En çok da bir ülkenin başkentinde en işlek meydanda böyle bir faaliyette gereksiz kalabalıklar olmaması hoşumuza gitti. İstanbul’un kalabalığından sonra ferahlatıcı bir his. 

22.10.2010 Cuma
Otelde yaptığımız ilk kahvaltıda buralarda meşhur olan Dulce de leche’yi deneme şansı bulduk. Sütten yapılan bu karamelimsi sos, ekmeğe sürülerek ya da çörek veya pastaların üzerinde tüketiliyor. Beğeneceğinizi tahmin ediyorum. Reçel niyetine iyi gidiyor.
Bugün şehrin otelimize yakın tarafından gezmeye başlıyoruz. Amacımız yürüyerek tekrar merkeze ulaşmak ve son olarak dün akşam ıssız olduğu için göremediğimiz yerleri görmek. İlk olarak merkezin doğusunda kalan Parque Rodo’ya hareket ediyoruz. 



Parka doğru yürürken parkı geçtikten sonra daha sık karşılaştığımız rengarenk boyanmış evler görmeye başlıyoruz. Önce sahil kenarını merak edip oraya iniyoruz, fakat pek bir hareket yok. Daha önce bahsettiğim para için köpek gezdiren amcalarla karşılaşıyoruz. Uzaktan geçtiği için fotoğraflayamadığım bir adam aynı anda 11-12 tane köpek gezdiriyordu. Sahilden parka doğru dönünce o sırada faaliyette olmayan bir lunaparktan geçiyoruz. Derken parka yaklaştığımızı doğrularcasına kenarlardaki çayırda bizim güvercinler gibi takılan yeşil kuşlar görüyoruz. 



Parque Rodo, aynı isimle anılan semtin içinde oldukça büyük bir park. İçinde bisiklet ve koşu parkurları, yapay bir göl, kale, açık hava tiyatrosu ve Pazar günleri kurulan bir bit pazarı bulunduruyor. Parkın içinde gezerken renkli kuşlardan bolca görüyoruz. Gölün içinde de ördekler geziniyor. Parkın diğer köşesindeki kalenin içinde de çocuk kütüphanesi var.



Haftaiçi olduğu için tenha ama yine de güvenli bir yer. En güzeli denk gelirse Pazar günü gelmek. Yarım saatlik bir yürüyüşün ardından parkı terk ediyoruz. İstikamet bizi merkezdeki meydana kadar götürecek ana bulvar Av. 18 de Julio


Ara sokakları geçerek caddeye doğru ilerliyoruz. Geçtiğimiz sokaklar Art Nouveau tarzında inşa edilmiş rengarenk evlerle dolu. En fazla iki katlı olan bu birbirinden güzel evlerin çatılarında teraslar ve bitkiler var. Keşke bizde de böyle renkli ve zevkli binalar olsa diye iç çekerek dolaşmaya devam ediyoruz.  Elbette bir yandan da her yerde yaptığımız gibi ev fiyatlarıyla ilgili tahminler yürütüyoruz. Gören de satın alacağımızı zanneder. 



Tam bulvara geldiğimiz noktada Cumhuriyet Üniversitesi ve Ulusal Kütüphane’yi görüyoruz. Üniversitenin bazı duvarlarında sosyalist mesajlar olduğunu tahmin ettiğimiz afişler ve pankartlar görüyoruz. Üniversite yıllarını hatırlayıp merdivenlerde takılan gençleri kıskanıyoruz. Karşı taraftaki Inju (Ulusal Gençlik Enstitüsü) ise ön cephesi ile merak uyandırıyor.



Bu binaların tam karşılarındaki Tristan Narvaja sokağı ve civarında kurulan bit pazarını merak ederek, bulvarın diğer tarafına geçiyoruz.  Tahmin ettiğimiz gibi bu da sadece Pazar günleri kuruluyormuş, etraftaki birkaç antika dükkanından başka bir şey göremedik. Fakat daha sonra edindiğim bilgilere göre civarda kurulan pazarda kitap, plak, kıyafet, antika eşya, yiyecek, hatta evcil hayvan bile bulmak mümkünmüş. İlginizi çekerse sabah saatlerinde gelinmesi tavsiye ediliyor. Buradan sonra tekrar caddeye dönerek merkeze yürümeye devam ettik.



Bulvar boyunca ilerlerken kalabalık yavaş yavaş artmaya başlıyor. En çok dikkatimizi çeken şey Arjantin’de sokak satıcıları ya da pejmürde tiplerin elinde görmeye alıştığımız Mate bardağı ve termosunu, takım elbiseli iş adamları ve şık giyimleri kişilerin ellerinde görmek oldu. Burada Mate çayının daha fazla saygınlığı var sanırım. Bulvarın Constituyente ile buluştuğu yerde MuHAr (Sanat Tarihi Müzesi) görülebilir. Burada bir turist bilgi bürosu mevcut. Burayı geçtikten sonra Plaza de Cagancha’ya geliyoruz. Sonra gelen Plaza Fabini daha ilgi çekici. Meydanın ortasında havuzun içindeki Entrevero (kafa karışıklığı) isimli heykel aynı zamanda meydanın halk arasındaki ismi. Meydandan kuzeye doğru bakınca ise upuzun Av. Libertador uzanıyor ve sonunda da tüm ihtişamıyla Palacio Legislativo (Parlamento) görünüyor.



Burayı geçtikten sonra yine Plaza Independencia’ya geliyoruz ve dünkü rotadan eski şehrin kapısından geçerek Sarandi sokağından devam ediyoruz. Plaza de la Constitucion’da bu defa bit pazarına rastlıyoruz. Demek dün geçerken toplanmıştı. Tezgahlarda antika ve hediyelik eşyalar var. Katedralin yanındaki alışveriş yaptığımız işportacılar da oradaydı. 




Öğle yemeğini yemeyi düşündüğümüz Estrecho (Sarandi, 460) adlı mekanda sular kesik olduğu için, onun yerine aynı karı-kocanın Del Norte (Rincon, 510) adlı restoranına gidiyoruz. Bir arka sokaktaki bu restoranda füzyon mutfağı sunuluyor. Çevreye göre biraz pahalı ama biz İstanbullular için makul fiyatlar var. Birkaç değişik balıkla hazırlanan, altı ballı ve acı biberli balık kekini tavsiye ederim. İçeceklerle beraber hesap 240 U$.



Yemekte enerji depoladıktan sonra dün geçtiğimiz yolları izleyerek Mercado del Puerto’yu görmeye gidiyoruz. Haftaiçi öğleden sonraya göre oldukça kalabalık. Ortada kule şeklinde eski bir saat dikkati çekiyor. Çok büyük bir yer değil. Bir tur attıktan sonra çıkıyoruz. Daha önce gördüğümüz emsallerine göre biraz hayal kırıklığına uğratıyor bizi. 



Sebebi içerde herhangi bir ürün satın alacak tezgahın bulunmaması, sadece yeme-içme üzerine kurulması. Ayrıca daha önce gelenlerin bazılarının yaptıkları yorumlara bakılırsa fiyat politikası da pek müşteriden yana değil. Ama yine de otantik bir ortam ve canlı bir kalabalık var. Bizim dün akşam yaşadığımız ocakbaşı tecrübesini burada yaşayabilirsiniz. 



Yarımadanın batısındaki uçta tersane ve terk edilmiş evler var. Bu yüzden yine pazarın arka tarafından dolaşarak bu sefer yarımadanın güneyine doğru yürüdük. Daha önce geçemediğimiz bu sokaklar gündüz olmasına rağmen tenhaydı. Ara sıra rastladığımız tipler de evsiz olmasalar bile oldukça fakir görünüyorlardı. Buenos Aires sokağından geriye dönerken önü beton barikatlarla dolu Sefarad Yahudileri’nin cemiyetini görüyoruz. Bir zamanlar göçlerle hatırı sayılır bir nüfusa ulaşmalarına rağmen, günümüzde sayıları oldukça azalmış durumda. 



Treinta y Tres’den sağa sahil kenarına inerseniz, Templo Ingles (Anglikan Kilisesi) karşınıza çıkıyor. Bugün burada gördüğümüz 1936 yılında yapılan bir kopya. Asıl kilise 1844 yılında inşa edildiğinde Güney Amerika’nın ilk Protestan kilisesiymiş. Fakat sahil yolu yapılırken 1934 yılında yıkılmış. Şu anda terk edilmiş bir görüntüsü var.



Buradan kilisenin arka sokağındaki Reconquiasta sokağına yöneldik. Bu sokakta dışarıdan ilgimizi çeken bir yere daldık. La Pasionaria (Reconquista, 587) adındaki bu yerde yok yok. Girer girmez karşınıza çıkan avlu o kadar sempatik ki, mekana hemen ısınıyorsunuz. İçeri girince önce tasarım ürünlerin satıldığı dükkan, onun arkasında da El Beso isimli restoran karşınıza çıkıyor. 



Restoranın diğer köşesinde küçük bir kütüphane var. Üst katlara da bakalım diyoruz. Avlunun etrafındaki merdivenden üst kata çıkılıyor. Üst katta kadınlar için bir butik ve sergi salonu var. Yukarıyı keşfettikten sonra birşeyler içmek için avluya iniyoruz.



Çalışan kızlardan biriyle sohbet etmeye başlıyoruz. Nereden geldiğimizi öğrendiğinde doğal olarak şaşırıyor. Ancak daha sonra şaşkınlığının asıl sebebinin dün de buraya bir Türk çiftin gelmiş olması olduğunu anlıyoruz. Biz de acaba kimdi onlar diye merak ediyoruz.  



Kahvelerimizi ve sohbeti bitirdikten sonra günbatımını seyretmek üzere dışarı çıkıyoruz. Manzara çok güzel ama hava düne göre soğuduğu için fazla dayanamıyoruz. Kafede güzel vakit geçirdiğimiz için acıktığımızı da yeni farkediyoruz. Yeni bir yer keşfetmek için tekrar meydana doğru yöneliyoruz.



Meydan civarında nöbet değişiminden dönen klasik üniformalı askerler ilginç bir görüntü oluşturuyorlar. Ama nereden geldiklerini bilmiyoruz. Onlar geçtikten sonra karşı köşede daha önce önünden geçtiğimiz pizzacıyı görüp oraya dalıyoruz.



Bar Tasende (Ciudadela, 1300) adlı mekandan içeri girer girmez tanıdık bir koku alıyoruz ama düşündüğümüz şeye yoramıyoruz. Mönü gelince ise herşey açıklığa kavuşuyor. Gerçekten lahmacun kokusu almışız. Mönü İspanyolca olunca, çalışanlar da İngilizce bilmeyince fırının yanına gidip göstererek karşılaştırma metodunu benimsiyoruz. “Lehmeyun” adındaki şeyi gösterince bildiğimiz lahmacunla karşılaşıyor ve tabi ki hemen sipariş ediyoruz. Kare şeklinde soğanlı, yeşil zeytinli ve mozarellalı pizzalardan da sipariş ediyoruz. 



Lahmacun mükemmel değil ancak beklenmedik varlığı bile lezzetli. Pizzalar güzel. Sadece fotoğraftaki yeşil zeytinli biraz tuzlu. Çalışanlardan lahmacun bulunmasının sebebini öğrenmeye çalışıyoruz ama maalesef anlaşamıyoruz. Sadece patronun İtalyan asıllı olduğunu anlayabiliyoruz. İçeceklerle birlikte 425 U$ hesap ödüyoruz. Mekanın klasik dekorasyonu, odun fırınında pişen pizzalar ve ortak dil olmamasına rağmen ilgi alaka sebebiyle tavsiye ederim.
Böylece Uruguay’daki son akşamımızı da noktalamış oluyoruz. Kısa ama dolu dolu iki günün sonunda yarın sabah Türkiye’ye dönüş için havaalanının yolunu tutacağız.

23.10.2010 Cumartesi
Sabah kahvaltısının ardından geldiğimiz otobüsle havaalanına dönüyoruz. Ülkeden çıkışta bizi bir sürpriz bekliyor. Adam başı 36 US$’lık yurtdışı çıkış harcı. İster vatandaş olun ister olmayın bu miktar ödeniyor. Uruguay genel olarak o kadar ucuzdu ki, bu ödeme fazla can sıkmadı ve güzel anılarla uçağa atladık. 


TAVSİYE VE İZLENİMLER

Dikkate değer etkinlikler şunlar ;

·         Plaza Independencia, Palacio Salvo, Teatro Solis ve Artigas Anıtı’nı görün
·         Eski Şehir Kapısı’ndan geçerek Ciudad Vieja’yı (eski şehir) dolaşın
·         Mercado del Puerto’yu görün, et yiyin
·         Şehrin değişik noktalarında kurulan bit pazarlarından alışveriş yapın
·         Rambla’da (sahilyolu) günbatımında yürüyüş yapın
·         Dulce de Leche yiyin
·         Merkezdeki eski binaları keşfedin
·         Parque Rodo’da gezin
·         Mate çayı ve yerel biraları deneyin

Biz yapamadık, belki siz bizim yerimize de yaparsınız ;

·         Sahilde bisiklete binin, denize girin
·         Chivito (yerel hamburger) yiyin
·         Müzeleri gezin
·         Teatro Solis’te oyun izleyin

Uruguay ve Montevideo hakkında söyleyebileceğim ilk şey turistik olarak henüz bakir olması. Dolayısıyla turist odaklı olmadığı için daha samimi. Bütün ülkenin nüfusu 3,5 milyon civarında olduğu için başkentinde bile herhangi bir kalabalıkla karşılaşmadan rahat rahat gezebilirsiniz (karnaval zamanını bilemiyorum). Komşuları Brezilya ve Arjantin’e kıyasla çok daha ucuz olması diğer bir güzelliği.
Tarihi bakımdan bu küçücük ülke Güney Amerika’daki en eski demokrasi geleneğine sahip. Kıtanın sömürü tarihinde sömürülmüş komşuları tarafından alt sömürüye uğramış ve baskı altına alınmış olmasına rağmen, buna karşın ayakta kalabilmesi bende ayrı bir sempati yarattı. Misafirperverliklerini ise mutlaka hissediyorsunuz.
Buenos Aires’e gelip de Montevideo’ya gelmemek büyük hata olur. Yolunuz birgün bu taraflara düşerse mutlaka bu küçük ve gururlu ülkeyi ziyaret edin. Belki siz de bizim gibi şuradan bir eski ev alıp restore etsek ne güzel olur diyeceksiniz. Biz ise yolumuz bir daha ne zaman buraya düşer diye düşünüyor olacağız...