10 Eylül 2011 Cumartesi

Alper Karadağ'dan Bildiriyor : Budva - Kotor - Herceg Novi


Henüz 2006 yılında bağımsızlığını kazanan bir ülke olduğu için Karadağ denildiğinde akla pek birşey gelmiyordu. Gelin bu ülkeyi beraber gezelim. Bakalım yakın bir zamana kadar Sırbistan’a bağlı bu küçük ülke bize neler sunacak ? 




Budva

07.07.2011 Perşembe
Dubrovnik’ten 10:30 otobüsü ile başladığımız yolculuğumuz, bagaj başına çıkan 1 Euro ek ücret ile ilgili sorularımıza ukala cevaplar veren otobüs personeli yüzünden biraz tatsız devam etti. Dubrovnik yazısında bahsettiğim üzere bilet ücreti 128 Kn/kişi idi. Biletlerde yer numarası yazsa bile herkes kafasına göre oturuyor.
Tüm bu sorunlar aşıldıktan sonra otobüs ancak 11:00’da kalkabildi. Hırvatistan’dan çıkarken sınır polisi pasaportları topladı. Bir şekilde Karadağ giriş kapısına ulaşan pasaportlar girişte geri dağıtıldı. Hiç sorgu sual olmadı.




Yol üstünde önce Herceg Novi’ye uğradık. Avrupa’nın en güneydeki fiyordunun girişindeki bu şehire daha sonra tekne gezisiyle geleceğiz. Buradan itibaren fiyordun etrafından dolaşarak yol almaya devam ettik. Bu esnada güzel manzarayı izlemek istiyorsanız otobüsün sağ tarafına oturun.
Kotor’a geldiğimizde saat 13:15 olmuştu. Kotor’la ilgili ilk izlenim gerçekten güzel göründüğü. Zaten otobüsün çoğu burada indi. Buradan çıktıktan sonra Budva’ya yaklaşana kadar denizden ayrılarak dağların altındaki tünelden geçiliyor. Tekrar denizle buluştuğumuzda yolun aşağısında meşhur Jaz Plajı’nı görüyoruz. Geçtiğimiz senelerde konser ve festivallerin de yapıldığı bu plaj Karadağ sahillerindeki en uzun ve güzel plajlardan biri.  




Biraz daha ilerleyince Budva’nın tam karşısındaki popüler adı Hawaii olan Sveti Nikola Adası görünüyor. Son gün buraya yüzmeye gideceğiz. Az sonra tepeden aşağı inerken Budva şehir merkezi belirmeye başlıyor. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra da terminale varıyoruz. Böylece 11:00’de başladığımız yolculuğumuz 14:15’te sona eriyor.
Her  zamanki gibi ilk iş olarak turist bilgi masasını bularak harita ve bilgi almak istedik. Ancak şimdiye kadar gördüğüm en dandik bilgilendirme masasında, ne harita vardı, ne de çalışan kız herhangi bir bilgi verebildi. Yani olmasa da olurmuş. Mecburen içerideki büfelerden birinden 3 Euro vererek harita aldık. Civardaki şehirleri de kapsayan bir harita almaya dikkat edin. Ayrıca burada fark ettiğimiz üzere Karadağ AB’ye girmeden çoktan Euro’ya geçmiş.



Devam etmeden önce biraz genel bilgi vermek gerekirse, Budva Karadağ’ın gözde tatil beldesi. Yerli turistlerin yanısıra Sırplar, Ruslar ve Doğu Avrupa’dan yabancıların uğrak yeri. Bu yüzden Hırvatistan’dakinin tersine turistik tabelalar daha çok Rusça ya da yerel dilde. İngilizce bilen de az.  Hızlı gelişmesinin getirdiği çarpık yapılaşma ve genel kalitesizlik hemen fark ediliyor.



Terminalden ayrılıp on dakikalık bir yürüyüşten sonra otelimize vardık. İç kısımlardaki apartman şeklindeki yazlıklar Kumburgaz ya da Çınarcık’ı hatırlatıyordu. Otelin girişindeki perspektif harita bölge coğrafyasını daha iyi kavramamızı sağladı. Yerleşme ve resepsiyondaki çocuktan alınan kısa bir brifingden sonra Budva’yı keşfe çıktık. Herşeyden önce karnımızı doyurmamız gerek. Sahile doğru inerken karşımıza çıkan ilk yer Grill Relax (Mainski Put,22)’e oturduk. 



Açık bölümdeki tahta masa ve banklarda resimli mönüyü incelerken, görür görmez tanıdık onu. Yerel adı cevapi olan köfteden hemen sipariş ettik. Gelen porsiyonlar karşısında ise ağzımız açık kaldı. Tabakta bizim İnegöller kalınlığında ama 3 katı uzunluğunda ve on adet köfte vardı. Lezzet ise bizimkini aratmayacak cinsten. Yanında gelen yerel bira Niksicko ise buz gibiydi. Televizyonda da Yaprak Dökümü’nü görmek ayrıca şaşırtıcıydı. Daha sonra öğrendik ki bizim diziler Karadağ’da da popülermiş. Son derece doyurucu ve lezzetli yemeğin sonunda hesap bizce çok makul bir şekilde adam başı 7 Euro idi. Burada köfte yemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.



Karnımızı doyurduktan sonra Budva sahiline doğru keşfe devam ediyoruz. Denize yaklaştığımızda gördüğümüz çirkin otel inşaatı buraların yapılaşmasındaki özensizlikle ilgili fikir veriyor. Daha sonra yaptığımız gözlemlere göre de Hırvatistan kadar kontrollü ve korumacı bir politika gütmedikleri anlaşılıyordu. Sahile indikten sonra “old town”a doğru gitmek için Slovenska Obala’dan sağa dönüyoruz. Sahil kısmı iskeleler dışında denize girilebilen kumsaldan oluşuyor. Kumsala paralel yürüyüş yolu ise genellikle hediyelik eşya dükkan ve işporta tezgahları, yeme-içme mekanları ve barlarla dolu. Fakat ortam bizim dandik tatil beldelerine benziyor. 



Yolu takip edince “old town” a geliyoruz. Marinaya paralel yürüyerek sondaki kumsala göz atıyoruz. Marinadaki lüks yatlar Budva’nın görgüsüz Ruslar’ın gözde tatil mekanlarından biri olduğu bilgisini doğrular nitelikte. Bir yandan oldukça alçak sayılabilecek surların saldırılara karşı ne kadar koruyucu olabileceğini geçiriyorum kafamdan. Derken kapıdan geçerek şehre adım atıyoruz. Manzara beklediğimiz gibi değil. Gerekli koruma tedbirleri alınmadığı için pimapen doğramalı binalar ve görüntü kirliliği yaratan tabelalar maalesef bu tarihi bölgenin güzelliğini gölgeliyor.



Ara sokaklarda ilerlemeye devam ederek St Ivan Katedrali’nin olduğu meydana geliyoruz. Karşısında da Aziz Trojice Kilisesi var. Bu yapılar restore edilmiş ve meydan ara sokaklara göre daha bakımlı. 



Meydanı geçince küçük bir kapıdan surların dışına çıkarak kumsala çıkıyoruz. Kumsala çıkınca surların içinde solda görünen yer ise Santa Maria in Punta. MS 840 yılında inşa edilen bu tapınağın isminin İspanyolca olmasının sebebi ilginç  hikayesinde gizli. Uzun saçlı ve uzun sakallı adamların bulunduğu bir kadırga Budva’ya yanaşır. Bu adamlar İspanya’nın “Siyah Meryem” adındaki kutsal bölgesinden (tahminen bugünkü Montserrat) gelmektedirler. Budva’da Hıristiyan olup olmadığını öğrenmek için kayalıklara onların tanıyacağı “Tanrının Annesi” ikonasını yerleştirerek beklemeye başlarlar. O noktaya da bu yapı inşa edilir. 


 

Kumsalın sağ tarafına doğru gidince özel bir kısım başlıyor. Zaten burada şezlonglar, localar, içki taşıyan garsonlar ve gürültülü müzik var. Kumsalın sonundaki otelin denize doğru yaptığı ve altından geçilen çıkıntı ise bizdeki akıllara durgunluk veren yapılaşmalara rakip olabilir. Yolun devamında kayalıklara paralel bir yürüyüş yolu başlıyor. Yolun az ilerisindeki bir kayanın üzerinde tarihini ve sanatçısını öğrenemediğim Dans Eden Kız heykeli ilginç.  



Devam ettiğimizde kayalıkların görüntüsü giderek daha da ilginçleşiyor. Yürüdükçe patika sağa doğru dönüyor ve “old town” görünürden kaybolurken Mogren 2 olarak adlandırılan plaj ortaya çıkıyor. Daha ziyade gençlerin doldurduğu bu kumsalın sağ tarafı sırtını kayalıklara yaslamış ve öğleden sonra gölge oluyor. Daha ilerdeki kumsala göre burası sakin ve parasız takılabileceğiniz geniş bir yeri var.



Buranın sonundaki kayalıkların altından geçince ise Morgen 1’e bağlanılıyor. Bu tarafta birkaç tane işletme, şezlonglar, barlar ve tabi ki gürültülü müzik var. Morgen 1’e tepenin arkasından araba ile de ulaşılıyor. Deniz güzel olsa da tahmin edeceğiniz üzere pek tavsiye etmiyorum.



Geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz. Dönüş yolunda bize eşlik eden genç kız ve oğlanların sportif vücutları dikkatimizi çekiyor. Halkın genel görünüşü Slav ve Eski Doğu Bloğu Milletleri gibi. Zaten alfabeleri de genellikle Kiril Harfleri içeriyor. Dönüşte “old town”ın batıdaki kapılarından birinden çıkıp tekrar Slovenska Obala’dan yürüyoruz.



Biraz ilerleyince solda Hemingway Bar gözümüze çarpıyor. Oturup birşeyler içiyoruz. Terasındaki vantilatörler sıcaktan kaçmak için birebir. Budva geneline göre oldukça kaliteli ve güzel dekore edilmiş bir mekan. Saçma sapan disko ve yerel müziklerden sonra çalanlar da güzel geliyor. Espressoya 1,6 Euro ödeyerek mekandan ayrılıyoruz.




Kalktıktan sonra biraz da doğuya doğru yürüyoruz ama pek birşey olmadığı için geri dönüyoruz. Otele dönüşte dikkatimizi çeken iki şeyi tartışıyoruz. Nasıl oluyorda neredeyse bütün taksiler Mercedes marka oluyor ve bu kalitesizliğe rağmen pahalı olan fiyatları halkı nasıl karşılıyor. Genel olarak herkesin hali vakti yerinde görünüyor. Ülkede pek sanayi de olmadığına göre işin içinden çıkamıyoruz. 



Akşama kadar otelde dinlenip akşam tekrar sahile iniyoruz. Gündüz kapalı olan bazı gece kulübü ve diskolar açılmış. Girişteki güzel kızlar içeri buyur ediyor. Çoğunda borularda dans eden Go-Go dansçıları var. Kıyafetleri oldukça açık seçik. Aile ile geçmek için pek uygun yerler değil. İçinde minyatür bir Eyfel Kulesi olan diskonun karşısında merak ettiğimiz bir fastfood’çudan pide arasında hamburger alıyoruz. Dev gibi etin lezzeti inanılmaz. İçine istediğiniz garnitürleri kendiniz katıyorsunuz. Fiyatı da sadece 2 Euro. Kesin deneyin. 



Sahilde dolanmaya devam ederken yarın yapmak istediğimiz Herceg Novi-Kotor gemi gezisi için turculardan fiyat alıyoruz. Sahil boyunca masa açmış şirketlerin hepsi ağız birliği yapmış gibi aynı fiyatları veriyor. Fakat seçici olmanız gereken şey sizi araçla bir yerlere ulaştırıp bindirmek yerine tekneye Budva’dan bindirenleri seçmek. Nerelere uğradığını ve ne kadar bekleme yaptığını da sorun. 



Turu satın aldıktan sonra “old town” a doğru devam ediyoruz. Dış kısmında alabildiğine uzanan masalarıyla disko ve kafeler var. Ama yine gürültü ve kötü müzik buralara hakim. İçeride de biraz gezinince tek eli yüzü düzgün gördüğümüz rock çalan bir pubda birşeyler içiyoruz. İçecekler 2,5 Euro. Tüm günün yorgunluğu ve sabahki turu düşünerek fazla takılmıyoruz.

Herceg Novi-Kotor

08.07.2011 Cuma



Sabah 09:30’da sahildeki iskelede hazır oluyoruz. Tur için 20 Euro’luk ödemeleri binerken alıyorlar. Fiyata yemek ya da içecek dahil değil. Ayrıca hareket ettikten sonra üst kattaki şezlonglar için de ayrıca 2 Euro isteniyor. Dile getirilmeyen bu gizli ücretler tabiki bizi uyuz ediyor. 




Hareket ettikten sonra “old town”ı bir de denizden görme şansımız oluyor. Batıya doğru yönelen teknemiz sırasıyla Morgen ve Jaz Plajları’nı geçiyor. Jaz’ı biraz geçince Trsteno Plajı görünüyor. Resepsiyondaki çocuk buranın Jaz’dan daha sakin ve güzel olduğunu söylemişti. Ancak vasıta olmadan ulaşmak mümkün değil.



Plajlar bitince sahil boyunca sarp kayalıklar uzanmaya başlıyor. Manzara bir an için  İskandinav ya da İskoç kıyılarında olduğunuz hissini uyandırıyor. Az sonra küçücük bir kayalık adadaki minik şapel görünüyor. Karadağlılar da her buldukları kara parçasına mutlaka bir kilise ya da şapel yapmayı adet edinmişler. Bu sırada turda görevli kız hoparlörden sinir edici bir sesle bölgeyle ilgili bilgi vermeye başlıyor. 



Kotor Körfezi’nin girişine yaklaştıkça Hırvatistan tarafında yer alan Prevlaka da görünmeye başlıyor. Körfezin girişinin sol tarafı Hırvat, sağ tarafı Karadağ toprağı. Girişten önce belirmeye başlayan küçük adacık ise Mamula Adası. Adadaki kale Avusturya-Macaristan Generali Mamula tarafından yaptırılmış ve daha sonra da hapishane olarak kullanılmış.



Adanın yanından geçtikten sonra tam karşısındaki Zanjica Plajı’nda bir saat kadar yüzme molası veriliyor. Denize girip kumsalda takılıyoruz. Deniz berrak ve ılıman. İsteyenlere küçük tekne ile “Mavi Mağara” diye bir yere ek tur yapılıyor. Elbette ücrete dahil değil (3 Euro).



Molamız bittikten sonra körfeze giriyoruz. Girer girmez solda kalan Herceg Novi şehri ikinci durağımız. Gezmek için süremiz bir saat onbeş dakika. Limana yanaşırken deniz kenarında yükselen kale ve yukarısında “old town” olduğu tahmin edilen surlar görünüyor. İndikten sonra merdivenlerden yukarı 10-15 dakikalık bir yürüyüşle “old town” a ulaşılıyor. 



Saat kulesinin (burada da yerel adı Sat Kula) altından geçerek surların içine girince sağınızda meydanı göreceksiniz. Meydanda  bir kilise ve buz gibi sular akan bir çeşme var. Kiliseye girmeden meydanın diğer ucundan yukarı çıkan sokağa doğru gidiyoruz. Yukarıyı işaret eden tabelada Kanli Kula yazıyordu. Bu bildiğimiz Kanlı Kule mi derken daha sonra gerçekten öyle olduğunu öğrendik. Meğer 200 sene boyunca Herceg Novi’yi de elde tutmuşuz, tahminizde yanılmamışız. 



Yukarı çıkan dik merdivenler bizi bir hayli terlettikten sonra oranın da girişinin ücretli olduğunu öğrendik. Aşağıya inen birilerine ne gördüklerini sorunca pek birşey yok cevabını almamız ve daha da devam eden merdivenlerin gözümüzü korkutması sonucu geri döndük. Haliniz ve vaktiniz varsa manzara için çıkılabilir.



Aşağıya indikten sonra kalan kısıtlı zamanımızda öğle yemeği yemek için “old town” surlarından çıkar çıkmaz inilen meydana gittik. Burada Sport Caffe-Bar’da körili penne yedik. Doğal limonatalarla beraber iki kişi hesap 15 Euro idi. Yemekler fena değildi.




Tekrar tekneye bindikten sonra körfezin içlerine doğru yol almaya devam ettik. İleride daralan boğazın iki yakası arasında (Kamenari-Lepetani) arabalı vapur çalışıyor. Bütün körfezi dolaşmamak için faydalı.  




Boğazdan geçtikten sonra bir sonraki durağımız olan Perast’ın açıklarındaki iki adacık görünüyor. İlk olarak yakınımızdaki Sveti Dorde Adası’nı (Aziz George) görüyoruz. Doğal bir yerşekili olan adada 12. Yüzyıl’dan kalma bir Benedikten Manastırı ve mezarlık var. Bu küçücük adacığın ağaçlarla dolu oluşu çok hoşumuza gitti.




Bunun yanından geçtikten sonra diğer adanın yanına yanaştık. Yerel dilde Gospa od Skrpjela olarak anılan adanın ismi İngilizce’de Our Lady Of the Rocks olarak geçiyor. İnsan yapımı olan bu adanın hikayesine göre denizdeki kayalıklarda bir ikona bulan denizciler, yıllar içinde her zorlu seferden döndüklerinde şükran göstergesi olarak buraya bir kaya atarlarmış. Yıllar içinde kayalıklar yükselmiş ve ada olmuş. Her 22 Temmuz’da bu gelenek devam ettirilerek kayıklarıyla gelenler adanın kıyılarına taşlar atıyorlar.



Adanın üzerindeki kilise ise 1632’de inşa edilmiş ve Romalı Katolikler tarafından yaptırıldığı için kubbeli mimarisiyle bölgedeki kiliselerden ayrılıyor. Kilisenin içindeki müzeyi gezmek isterseniz içeride çok sayıda eser mevcut. Giriş 1 Euro.



Neredeyse 1 saati de burada geçirdikten sonra körfezin sonuna doğru yola çıkıyoruz. İstikamet körfeze adını veren Kotor şehri. Kotor’a doğru ilerledikçe karşıda dimdik dağların görüntüsü muhteşem. Şehre yaklaştıkça yukarıda sarp kayalıklar boyunca uzanan kale görünmeye başlıyor. Daha önce kalan birkaç kişinin yazılarında buraya tırmandıklarını ve manzaranın muhteşem olduğunu okumuştum. Aşağıdan bakınca bile tahmin etmek güç değil. Maalesef bunun için vaktimiz olmayacak.


Limana yaklaşınca burada görmeyi pek beklemediğimiz büyük bir seyahet gemisiyle karşılaşıyoruz. Meğer Dalmaçya sahillerinde gezen gemiler buraya da uğruyorlarmış. Tekneden inince sebebini daha iyi anlıyoruz. Burası Karadağ’da gördüğümüz en etkileyici şehir. Zaten Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde yer almasından belli.




Tur görevlileri bir saat onbeş dakika sonra Budva’ya dönecek otobüsümüzün kalkacağını söylüyorlar. Biz de hemen gezmeye başlıyoruz. Kotor’un “old town”ı daha ilk bakışta merak uyandırmayı başarıyor. Yanından akan Skudra Nehri ve devasa surları son derece etkileyici. Batıdaki kapıdan surların içine giriyoruz. İlk gelinen meydanda saat kulesi var (Sat Kula). 



Sağdan devam edince katedralin olduğu meydana geliniyor. Kotor Katedrali 2009 yılında restore edilmiş. Daha önce aynı yerde bulunan 809 yılına tarihlenen kilisede bu katedralin de adandığı Aziz Tryphon’un İstanbul’dan getirilen naaşı bulunuyormuş. Bu azizin aynı zamanda şehrin koruyucusu olduğuna inanılıyor.



Buradan surlara paralel devam ediyoruz. Ara sokaklar ve binalar son derece güzel. Restorasyonlar çok düzgün yapılmış ve koruma tedbirleri hissediliyor. Elbette Unesco’dan gelen paralar sayesinde.  Derken güney kapısına ulaşıyoruz. Şöyle bir dışarıya göz atıyoruz. Nehrin buraya da bağlantısı olacak ki kapının önünde bir gölet var.  



Tekrar içeri girip bu sefer şehrin dağa yaslanmış surlarına paralel diğer tarafa doğru gezmeye devam ediyoruz. Biraz ileride surların üstüne ve kaleye çıkılan kapıyı görüyoruz. Giriş 3 Euro. Yukarı çıkıp inmenin aşağı yukarı 3 saat aldığını bildiğimizden hiç yeltenmiyoruz. 



Kuzeydeki görmediğimiz son kapıya doğru devam ediyoruz. Kapının dışında Skudra Nehri’nin üst tarafında eski bir hidroelektrik santrali görüyoruz. Terk edilmiş binadan anladığımız kadarıyla artık kullanım dışı. Tekrar girdikten sonra görmediğimiz iç kısımlara doğru geziyoruz. Müzenin olduğu meydanda güzel kafe ve restoranlar mevcuttu. Bunları geçerek ilk meydana geliyoruz ve turu tamamlıyoruz.  



Bu sırada artık otobüsün gitme vaktinin geldiğini fark ediyoruz. Ortam çok hoşumuza gittiği için turdan ayrılıp kendi imkanlarımızla dönmeye karar verip takılmaya devam ediyoruz. Sıcaktan ve yürüyüşten bunalan bünyeyi rahatlatmak isteğiyle dolaşmaya devam ederken Od Kina Meydanı’ndaki Pub Dock’a rastlıyoruz.




Klasik bir pub şeklindeki dekorasyonu ve serin ortamı tam aradığımız şeydi. İçerisi henüz bomboştu ama olsun. Hemen oturup buz gibi Nik biralarımızı söyledik. Tüm bu hizmete rağmen bira sadece 1,5 Euro idi. Kotor’da bunalırsanız kendinizi buraya atın derim.



Bira keyfinden sonra geri dönüşümüzü planlamak üzere tekrar güney kapısından çıkıp otobüs terminaline gidiyoruz. Buralarda karayolu taşımacılığı rakipsiz olduğu için bolca sefer olduğundan eminiz ama yine de sefer saatlerine bakarak, hatta bilet alarak rahat rahat takılmak istiyoruz. On dakikalık bir yürüyüşten sonra vardığımız terminalden bize uyacak 19:50 ve 20:25 Budva otobüsleri olduğunu öğreniyoruz. Artık geri dönüp akşam yemeği yiyebiliriz.



Müzenin olduğu meydanda güzel mekanların olduğunu görmüştük. Doğrudan oraya giderek Luna Rosata adlı yere oturuyoruz. Garsonun İngilizcesi şaşırtıcı derecede iyi. Biz buna şaşırırken ayrılışta o da bizim Türkiye’den geldiğimizi öğrendiğinde şaşırıyor. Dediğine göre bu yıl çok Türk turist gelmiş. Izgara kalamar, salata, balık pate ve içecek olarak da bira alıyoruz. Hepsi çok lezzetli. Hesap 28 Euro.
Yemeğin ardından artık gitme vakti. 20:25 otobüsü ile Budva’ya hareket ediyoruz. Bilet 3 Euro. Yolculuk yarım saat sürüyor. Ama bizim aklımız Kotor’da kalıyor. Keşke Kotor’da kalsaymışız bile dedik.

09.07.2011 Cumartesi
Tüm tatilin yorgunluğu ve son boş günümüz olması sebebiyle bugün biraz daha yavaş takılmaya karar verdik. Öğlene doğru sahilden 3 Euro’ya gidiş dönüş tekne ile Hawaii Adası (Sveti Nikola)’ya gittik. Adaya ilk ayak basılan yer biraz kel gibi görünüyor ve yapılaşma çok hoş değil. Katlı otopark gibi yapılan kayıkhane çok çirkin. İlerleyince çam ağaçlarının altında masaları olan bir restoran görüyoruz.



Adanın üzerinde rampayı andıran şekilde bir eğim var. Arka tarafına geçtikçe manzara güzelleşiyor. Arkadaki kayalıkların arasındaki küçük koy hoşumuza gitti ve oraya inerek şezlonlara yerleştik. Günlük iki şezlong ve şemsiye ücreti 5 Euro. 




Şemsiyenin altına girer girmez markası dikkatimizi çekiyor. Bir Türk markası olan Celal Birsen, buranın yerel bira markasına özel şemsiye üretmiş. Daha önce de markette birkaç Türk markası görüyoruz. Markalarımızla gururlanıyoruz.




Akşamüstüne kadar sahilde takılıyoruz. Deniz gayet temiz ve keyifli. Plaj sakin, müzik falan yok. Yanımızda getirdiğimiz meyvelerle akşama kadar dayanıyoruz. Bugün sıcaklık 35°C civarındaydı. 



Dönüşte biraz keyif yapmak için ağaçların altındaki masalara oturup birşeyler içiyoruz. Fiyatlar makul. Tekneye binerek merkeze dönüyoruz. Buraya alternatif olarak Jaz ya da doğudaki Becici Plajı da tercih edilebilir. Akşam odamıza dönüp akşam için hazırlanıyoruz. Akşamki hedefimiz Sveti Stefan’a gitmek.




Sveti Stefan aslında anakarayla bağlantısı sonradan yapay olarak yapılmış bir adacık. İlk olarak 15. Yüzyıl’da Müslüman bir köy olarak kurulmuş ve daha sonra şimdiki adını almış. Surları bir dönem Adriyatik’teki korsanlar için eşsiz bir korunma sağlamış. Zaman içinde köy boşalarak 60’lar ve 80’ler arasında jet sosyetenin uğrak yeri haline gelmiş. 90’lar ihtişamını yitirirken yakın zamanda devletin yaptığı ihale ile yabancı bir gruba otel olarak kiralanmış ve tekrar ihtişamlı günlerine dönmüş.




Sveti Stefan’a ulaşmak için Budva’nın içinden geçen Jadranski Put’taki duraktan otobüse biniyoruz. Panolarda tarifeleri var. Gündüz onbeş dakikada bir, akşam ise yarım saatte bir var. Dönüş için son sefer 01:00’da. Tek yön bilet 1,5 Euro. Otobüsün son durağı biraz yukarıda. Dönerek aşağı inen yoldan on dakika yürüyoruz. Ağaçların arasından Sveti Stefan görünmeye başlayınca gerçekten etkileniyoruz.  



İlk edindiğimiz bilgilere göre otel olarak hizmet vermesine rağmen gezmek isteyenlere açık olduğunu zannediyorduk. Biz de bu bilgiye göre gitmiştik. Fakat adaya giden yolun önündeki görevliler gezmeye izin verilmediğini söylediler. Biz de restoranda yemek yemek istediğimizi söyledik. Rezervasyon olup olmadığını sordular. Israrcı olunca yer olup olmadığını öğreneceklerini söylediler. Hatta beklerken gözümüzü korkutmak için fiyatlardan dem vurdular. Fakat bu kadar yolu burayı görmek için gelince içeri girmeyi kafaya koyduk.



Beş dakikalık beklemenin ardından bir görevli eşliğinde içeri girdik. İçerisi gerçekten dar sokaklar ve taş binalarla eski bir şehir havasındaydı. Her bir oda daha önce köylülerin yaşadığı evlerden oluşuyordu. Burada kalmak gerçekten eşsiz bir tecrübe olmalı diye düşündük. Karışık yollardan çıktıktan sonra ağaçların altındaki bir meydana geldik. Meydanda topu topu on tane masa vardı ve beş tanesi doluydu. Garsonumuz diğer masalardan birinde oturan ailenin de Türk olduğunu ve otelde konakladığını söyledi.



Mönüyü aldığımızda abartılacak kadar pahalı olmadığını gördük. İstanbul’daki pahalı sayılabilecek mekanlara eşdeğer fiyatlar vardı. Yemek yerine birçok tadı deneyebileceğimiz mezelerle takılmaya karar verdik. Önden getirdikleri ajvar adındaki biber ezmesi çok lezzetliydi. Tapas benzeri diğer mezeler de ona eşdeğerdi. Birçok meze ve şarap eşliğinde yediğimiz yemekten ve ortamdan oldukça memnun kaldık. 



Yemekten sonra da kokteyller eşliğinde adanın açık denize bakan tarafında mehtabı seyrettik. Sonuç olarak gelen hesap bahşişle beraber 100 Euro oldu ama yaşadığımız tecrübe de gerçekten çok özeldi. Buradaki kaliteyi Karadağ’da başka bir yerde bulabileceğinizi zannetmiyorum. Fakat konaklama düşüncesine girmemeniz için öğrendiğimiz bilgiyi paylaşmak istiyorum. Döndükten sonra sırf meraktan baktığımız oda fiyatlarının gecelik 600 ile 2000 Euro arasında değiştiğini öğrendik, sonra da kalan aileyi takdir ettik.



Gecenin ardından dar sokaklar ve evlerin arasından aşağıya inerek geldiğimiz yoldan geri döndük. Böylece Karadağ’daki son gecemizi güzel bir şekilde geçirmiş olduk.

10.07.2011 Pazar
Budva terminalinden kalkan 09:00 otobüsü ile 1,5 saatlik bir yolculukla başkent Podgorica’ya ulaştık. Bilet kişi başı 6 Euro. Podgorica’da indikten sonra havaalanına taksi pazarlıkla 10 Euro’ya gidiyor. Uçağımız İstanbul’a doğru kısa yolculuğuna başlıyor. Böylece Karadağ maceramız sona eriyor.


TAVSİYE VE İZLENİMLER

Mutlaka yapılmalı dediğimiz şeyler ;
Budva’da Eski Şehir’i gezin

Budva’da Becici, Hawaii Adası, Trsteno ya da Jaz Plajı’nda denize girin
Köfte ve pide arası hamburger yiyin
Yerel bira Nik için
Herceg Novi ve Kotor’a tekne turu yapın
Kotor’da Eski Şehir’de gezin, kafe ya da restoranlarda oturun
Sveti Stefan’ı gezin ya da en azından dışarıdan görün

Belki bizim yerimize de şunları yapabilirsiniz ;
Kotor’da konaklayın, kaleye çıkıp manzarayı seyredin
Arnavutluk sınırına yakın Ulcinj ve Ada Bojana’yı görün


Elimizde Karadağ ile ilgili çok fazla kaynak olmadan geldik ve birçok şeyi yerinde görerek tanıdık. Gezerken de tatilin ilk bölümünde gezdiğimiz Hırvatistan’la ister istemez karşılaştırmaya tabi tuttuk. Hemen yanıbaşındaki Hırvatistan’dan ayrılan bazı özellikleri şaşırtıcıydı. Hırvatlar daha Avrupalı ya da eski Avusturya-Macaristan ve İtalya etkisindeyken, Karadağ daha Slav ve eski doğu bloğu görünümündeydi. Ayrıca Karadağ’da da Türk izlerini görmek ilginçti.
Daha AB’ye girmeden Euro’ya geçmeleri ve pahalılık hayret vericiydi. Kızlarının güzelliği ve süse merakı hemen göze çarpıyordu. Deniz mahsülleri dışında tamamen İtalyan etkisinde kalmış Hırvat mutfağının aksine Karadağ biraz daha Balkan ve bize hitap eden lezzetlere sahipti. Fakat dönerler Yunanlılar’a mal olmuş olacak ki Gyro diye satılıyordu. Kısaca yemek işleri daha başarılıydı.
Hızlı gelişmenin getirdiği kontrolsüz yapılaşmadan daha önce bahsetmiştik. Budva’nın arkasındaki dağın etekleri muhtemelen birkaç sene sonra binalarla dolar. Bu tespit ülke için de geçerli olacaktır. Hizmet sektöründe ise genel bir kalitesizlik hakimdi. Bunun sebeplerini tam olarak anlayamamakla beraber rekabet ve denetim olmamasına bağlıyorum. Buna rağmen fiyatlar yüksek, ancak halkın alım gücü yüksekti.
Sonuç olarak Karadağ doğal güzellikleri ve kimi (Kotor gibi) şehirleri bakımından gerçekten görülmesi gereken bir yer. Gideceklere Kotor’da kalmalarını tavsiye ederim. Fakat daha önce bahsettiğim olumsuzluklardan dolayı görülesi yerler sıralamasında üst sıralarda yer almamalı. Ancak çevre ülkelerle bir rota halinde gezilirse verimli olabilir. Yeni bağımsızlığını kazanmış bir ülke olarak aksaklıkları giderdiği takdirde, çok büyük bir potansiyele sahip olduğunu yadsıyamam. Birgün sizin de buraları görmeniz dileğiyle...

2 yorum:

tatildeyiz iN holidAy dedi ki...

Siteniz sayesinde geçen yıl tatile gittiğimiz Karadağı yeniden görmüş kadar olduk .

Teşekkür ederiz .

Bizde yalnızca uçak biletimizi alarak gittiğimiz Karadağda 7 günde 12 şehir gezerek güzel bir hafta geçirmiştik .

Türk turistlerce henüz yeni keşfedilmeye başlanan Karadağ sobe adı verilen pansiyonlarda kalınarak küçük bütçelerle de güzel bir yurt dışı tatili yapılabilecek cazip bir alternatif . Keşfedildikçe önümüzdeki yıllarda Hırvatistan gibi talep görmeye başlayacak gibi görünüyor .

ALPER DAÇE dedi ki...

İlginiz için teşekkürler. Ben de aynı fikirdeyim. Karadağ'ı henüz yeni keşfetmeye başladık. Siz bize göre daha detaylı gezmişsiniz, görülecek daha çok yer var. Görüşmek üzere...

Yorum Gönder