26 Ağustos 2011 Cuma

Alper Hırvatistan'dan Bildiriyor : Dubrovnik


Split’le görmeye başladığımız Dalmaçya sahillerinde bir sonraki durağımız Hırvatistan’ın olmazsa olmaz şehirlerinden Dubrovnik. Dalmaçya kıyılarının tipik “Eski Şehir” (Old Town ya da Stari Grad) silüetinin en etkileyicisi ve korunmuşu burada. Lord Byron’ın “Adriyatik’in mücevheri”, Bernard Shaw’un ise “Dünya’daki cennet” olarak tanımladığı Dubrovnik’te turist kalabalıklarından sıyrılıp hayal gücünüzü biraz zorlarsanız, kendinizden geçmeniz kaçınılmaz. Huzurlarınızda Dubrovnik...



Dubrovnik

05.07.2011 Salı
Split’ten sabah 10:30’da ayrılarak sahil yolundan ayrılmadan Dubrovnik’e doğru yol almaya başladık. Split’tin dışına çıktıkça gördüğümüz kiralık evler arttı. Yol boyunca irili ufaklı ilçe ve kasabalar geçtik. Sanki tornadan çıkmışçasına birbirine benzeyen bu kasabalarda, civarda görmeye alışkın olduğumuz tarzda küçük bir merkez ve aynı mimaride bir kilise vardı. Bunların en büyükleri Makarska ve Gradac


 
Yollar oldukça virajlı ve trafik akışı yavaş. Yolun son üçte birlik kısmına yaklaşıldığında Bosna-Hersek’e ait bir sahil şeridinden geçiliyor. Buraya yaklaştığımızda ilk başta bizi korkutan fakat sonra hızlı işleyen bir sıra vardı. Bosna’ya giriş ve sonra da tekrar Hırvatistan’a girişte pasaport kontrolü yapılıyor. Zorlayıcı bir prosedür yok.
Sahil yolundan Dubrovnik’e varmamız tam 4,5 saat ve 220 km sürdü. Küçük bir arabanın çeyrek depo yakıtını harcadık. Üstüne üstlük oldukça yorulduk. Fakat sahil boyunca manzara oldukça güzeldi ve açıkçası yorulduğumuza değdi. Yine de kısıtlı zamanınız varsa ya da yorulmak istemiyorsanız, otobanı kullanmanızı tavsiye ederim. Böylelikle 100 km otobanda seyrederek süreyi 1 saat kısaltabilirsiniz.
Dubrovnik’e yaklaştığınızda sizi Dubrovacka Nehri’nin üzerinden geçilen köprü ve Gruz Koyu’nun manzarası karşılıyor. Tabi gözlerle aranan ilk şey “eski şehir” oluyor. Fakat buradan görmek mümkün değil. Eğer otobüsle geldiyseniz terminal koyun köprü tarafında. Buradan belediye otobüsü ile merkeze ulaşabilirsiniz. Köprüden geçmeden sağdaki seyir noktalarından birinden biraz manzarayı seyrettikten sonra merkeze doğru devam ediyoruz. Şehre doğru yaklaşırken geçilen alt geçitte görür görmez kahkahalara boğulmamıza sebep olan Çarşı yazısını ise sizin takdirinize bırakıyorum.  




Kiraladığımız arabayı teslim etmek biraz zahmetli oldu. Merkeze inen yollarda trafik yoğundu. Ayrıca bazı yollar tek yönlü ve park yeri bulunmuyordu. Depoyu dolu teslim etmek için de merkezden önce koy civarında aşağı inmek lazım. Aksi takdirde benzinciye rastlamıyorsunuz. “Eski Şehir”e araç girişi olmadığı için bir an önce arabayı teslim etmek lazım. Arabadan kurtulup surların içindeki odamıza yerleştikten sonra yol yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz.
Bu noktada Dubrovnik’le ilgili biraz bilgi vermek üzere kısa bir ara veriyorum. Dubrovnik tarihini 7. Yüzyıl’da güneydeki Cavtat şehrindeki barbar saldırılarından kaçan Romalıların buraya gelmesiyle başlatabiliriz. Eski adıyla Ragusa olan bölge korunması kolay doğal bir yarımada olması sebebiyle tercih edilmiş ve anakaradan surlarla ayrılmış. 7. ve 12. Yüzyıl’lar arasında Bizans’ın himayesi altına girmiş. Bundan sonra civarda bol olan meşelerden (dubrava) gelen Dubrovnik adını almış. Bir süre Venedik ve Macar himayesine girmiş. 15. Yüzyıl’da  Ragusa Cumhuriyeti adıyla sınırlarını genişletmiş. Bu sırada artan ticaret ve refahla sanat, bilim ve edebiyatta iyi eserler verilmiş. Fakat birçok mimari ve sanat eseri 1667’de 5000 kişinin öldüğü depremde yok olmuş. Bundan itibaren eski ihtişamını yakalayamayan şehir Osmanlı, sonra da küçük bir Fransız işgali hariç Avusturya kontrolünde yaşamış. Son trajedi ise Yugoslavya İç Savaşı'ndaki Dubrovnik Kuşatması’nda çok sayıda isabet alarak birçok eserin tahrip olması. Neyseki günümüzde bütün hasarlar restore edilerek savaşın izleri silinmiş. 



Dışarı çıktığımızda akşam yemeği vakti çoktan geliyor. Biz de önce karnımızı doyuruyoruz. En kestirme şekilde Antuninska Sokağı’ndaki bir restoranda sebzeli lazanya yiyoruz. Güveçte gelen lazanya lezzetli. İçeceklerle beraber 153 Kn.



Yemeğin ardından ara sokaklara dalarak gezmeye başlıyoruz. Sokaklar bizi Gunduliceva Meydanı’na çıkartıyor. Meydandaki heykel Dubrovnik’li şair Ivan Gundulic’e ait. Heykelin kaidesinde ise şairin Osmanlı Padişahı II. Osman’ı anlattığı destansı Osman adlı şiirinden dizeler var. Bu meydanda aynı zamanda öğlene kadar faaliyet gösteren bir pazar kuruluyor. 



Meydanın uzak ucundaki merdivenlerden çıkarsanız aşağının güzel bir görüntüsü ve yukarıda taşlı bir meydan, Rudera Boskovica’yı görebilirsiniz. Yukarı göreceğiniz kilise St Ignatius olacak. Köşede açık havada masaları olan çok hoş bir restoran vardı. 



Buradan sonra liman tarafına doğru inerek surların dışına çıktık. Burada bizim de daha sonra deneyeceğimiz güzel birkaç restoran görebilirsiniz. Limandan gece gezisi yapabileceğiniz büyük tekneler ve gündüz de karşıdaki Lokrum Adası’na götüren küçük tekneler bulabilirsiniz. 



Lokrum Unesco tarafından koruma altına alınmış bir doğal park. Adada tarihi bir Benedikten Manastırı, Botanik Parkı ve çıplaklar plajı var. Gece konaklamak mümkün değil. Kalabalıktan kaçmak isterseniz iyi bir fırsat olabilir. Liman civarında yürüyüşümüze devam ederek ana cadde Stradun’a döndük.



Stradun, batı ve doğudaki kapıları birleştiren şehrin kalbinin attığı 300m’lik bir cadde. Şimdiki düzenli halini 1667’deki depremden sonra almış. Depremden sonra cadde boyunca hizalı inşa edilen binalarda giriş katları dükkan olacak şekilde düzenlenmiş. Böylece ön cephede tezgah ya da vitrin, arkada da depo olarak kullanılacak alanlar tasarlanmış. Gece şehir ışıklandırıldığında ise neredeyse kendi yansımanızı görebileceğiniz yerlerdeki parlak taşlar dikkate değer.



Surların içine girer girmez Luza Meydanı’na geliniyor. Meydanda ilk göze çarpan St Blaise Kilisesi. Kilise Türkçe ismi Aziz Vlas olan Dubrovnik’in koruyucusu olduğuna inanılan azize adanmış. Zaten birçok yerde de Dubrovnik’in depremden önceki minyatür halini elinde tuttuğu resim, rölyef ya da kabartmalarını görebilirsiniz. Aziz Vlas’ın diğer bir ilginç özelliği ise Sivas’ta yaşamış olması. Meydanda Pile Kapısı’na gelince büyük kardeşinden bahsedeceğimiz Küçük Onofrio Çeşmesi’ni de görebilirsiniz.



Kilisenin önündeki Orlando Sütunu ise 1417 yılında yapılmış ve heykelin kol boyu bir zamanlar cumhuriyetin resmi ölçü birimlerinden biriymiş. Sahil tarafına dönerseniz kapının üst tarafında saat kulesini görebilirsiniz. İlginç olan yerel dilde de isminin “sahat kula” olması. Saat kulesinin solunda ise Sponza Sarayı var. Geçmişte darphanne, gümrük ve hazine olarak kullanılan bina günümüzde arşiv ve kültür merkezi olarak hizmet veriyor. Meydandan sonra Pred Dvorom’a dönerseniz hemen solunuzda sokakla aynı isme sahip hoş bir kafe var. Terasında kahve içmek ve etrafı seyretmek keyifli (2 kahve 36 Kn).




Kahvelerden sonra Stradun’u boydan boya katederek Pile Geçidi’ne ulaşıyoruz. Kapıya yaklaşınca sağda görülmesi gereken Fransisken Manastırı ve Müzesi, yanında da küçük St Saviour Kilisesi var. Müzede aynı zamanda hala faal olan Avrupa’nın üçüncü en eski eczanesi (1391) bulunuyor. Küçük kilisede ise zaman zaman sergiler ve konserler yapılıyor. Arkanızı döndüğünüzde ise Onofrio Çeşmesi’ni görebilirsiniz. Çeşmenin suları 16 oyulmuş suratın ağızlarından dökülüyor. Çeşme 1438’de şehre su getiren sistemin bir parçası olarak inşa edilmiş ve Avrupa’yı kıran veba salgını sırasında burada yıkanmadan şehre girmek yasakmış.



Pile Geçidi’nden çıkarken önce iç kapı, daha sonra bir dış kapıdan geçiliyor. Dış kapının üzerindeki St Blaise heykeline dikkat edin. Dış kapı 1537, iç kapı ise 1460 tarihli. Dışarı çıktığınızda ise gece aydınlatması ile şehir surlarının güzel görüntüsü sizi bekliyor. 



Tekrar şehre girdikten sonra Stradun’un bir üst sokağı olan Prijeko’dan doğuya doğru yürüdük. Bu sokak üzerinde çok sayıda kafe ve restoran var. Sonunda ise çok şirin ufak bir kilisede sokak bitiyor. Buradan sola dönüp dar geçitten geçerseniz, doğudaki Ploce Geçidi’ne giden Svetog Dominika’ya çıkabilirsiniz. Geçide doğru giderken solunuzda şehir surlarıyla aynı zamana tarihlenen Dominikan Manastırı ve Müzesi’ni göreceksiniz. 



Bu geçitte de iki kademeli bir yapı var. Dışarı çıkınca, liman manzarasını seyredebileceğiniz banklarda oturmanızı tavsiye ederim. Turistlerin çoğu surların dışında konakladıkları için ortalık erken saatlerde sakinleşmeye başlıyor. Dolayısıyla gece eski şehirde fazla hareket beklemeyin. Biz de gecenin bitişini bu manzara eşliğinde yaptık. Daha sonra ara sokaklardaki dik merdivenler eşliğinde odamıza ulaştık.



06.07.2011 Çarşamba
Yarın Budva’ya doğru yola koyulacağımız için işimizi şansa bırakmamak adına sabah terminale gidip otobüs biletimizi aldık. Terminale Pile Geçidi’nin dışındaki duraktan 1A/1B otobüsleri ile gidebilirsiniz. Bilet 10 Kn ve aynı saat içinde çift yönlü kullanılabiliyor. 10:30’daki Budva otobüsüne adam başı 128 Kn’ya bilet aldık. Diğer otobüs ise 19:00’da. Dönüşte ana postaneye uğrayarak Zagreb’de unuttuğumuz para ve kimliklerimize kavuştuk (Bkz: Alper Hırvatistan’dan Bildiriyor : Split). Böylelikle büyük bir sorunu kafamızdan atmış olduk.



Dubrovnik’te mutlaka yapmanız gerekenlerden biri de şehir duvarları turu. Duvarlara çıkış için değişik noktalar var. Biz Pile Geçidi’nden girince hemen soldaki girişten başladık. Bilet 70 Kn. Şehrin batısındaki Lovrjenac Hisarı da fiyata dahil. Tam tur yaklaşık 1-1,5 saat sürüyor. Öğle vakti yaparsanız yorucu olabilir. Yanınıza şapka ve su alın. Bitirmek istediğinizde ara noktalardan çıkış yapabilirsiniz. 



Çıkar çıkmaz Stradun’un manzarası ile karşılaşıyoruz. Devamında sağda Lovrjenac Hisarı ve küçük koy muhteşem. Zaman zaman eğilip bakarsanız deniz tarafının ne kadarda sarp olduğunu fark ediyorsunuz.



Duvarlar deniz tarafında tırmanmaya başlayınca yürüyüşü de zorlaştırmaya başlıyor. Bir yandan sizinle beraber şehir ve binalar da tırmanıyor. En tepedeki bazı evlerin bahçelerinde tarım yapılması gerçekten şaşırtıcı. 



İlerlemeye devam edince Lokrum Adası görülüyor. Deniz saldırılarına karşı kullanılan topları hayal edebilmemiz için benzerleri koyulmuş. Surlardan aşağıya bakarsanız Buza II adlı kayalık barı göreceksiniz. Burada gece mutlaka birşeyler için. Biraz ilerde de kayalık plaj şeklinde Buza var. Buradan denize girmek mümkün.
Surlara yakın bazı evlerin camlarında kavanozlar dikkatimizi çekiyor. Sanırım turşu kurmuşlardı. 



Limanın olduğu uçtaki St John Hisarı’nın içinde Denizcilik Müzesi var. Buraya surlardan giriş vardı. Devam edince liman sağınızda kalıyor Sponza Sarayı’nın yanında geçerek Ploce Geçidi’ne geliniyor.




Geçidi geçince surlar öncekinden daha dik bir şekilde tırmanmaya başlıyor. Yürüyüşteki en terletici kısım burası. Ancak bu terlemenin karşılığını batı köşesindeki Minceta Kulesi’ne çıktığınızda alıyorsunuz. Surların içindeyken şehri en hakim şekilde görebileceğiniz yer burası. 



Buradan şehri ve kırmızı damları seyrettikten sonra turu başladığımız noktada bitiriyoruz. İnince ilk yaptığımız şey ise Onofrio Çeşmesi’nin soğuk sularından kana kana içmek. Bunca yorgunluktan sonra ilaç gibi geliyor.




Gezmeye devam etmeden önce karnımızı doyurmamız lazım. Bu yüzden fazla zaman kaybetmeyecek ve hesaplı olacak bir tercih yaparak Tuttobene (Od Puca, 7) adlı fastfood restoranında tortilla yedik. İtalyan mutfağının işgali altındaki Dubrovnik’te değişik ve lezzetli bir fastfood yemek isterseniz tavsiye ederim. Pizza ve döner de vardı. 2 tortilla, 2 içecek 94 Kn. 



Yemekten sonra kaldırılmadan önce pazarı görmek için Gunduliceva Meydanı’na gidiyoruz. Sonlarına yetişsek de gördüğümüz tezgahlardaki meyveler iştah açıcıydı. Denize gitmeden yanımıza yolluk olarak alıyoruz. Plaj kıyafetlerimi giymek için odaya uğradıktan sonra istikamet Banje Plajı



Yürüyerek on dakikada gidilen bu plaj çok bunaltmamakla beraber nispeten kalabalık sayılabilirdi. Her zamanki gibi kum yerine taşlıktı. Denizi temiz ve keyifli. Kolayca denize ulaşmak istiyorsanız tavsiye edilir. Plajın içinde bir de kafe var. Yeme-içme çeşit ve fiyatları hakkında bilgimiz yok. 



Akşam eski şehre döndükten sonra yemek için liman tarafında surların dışındaki Lokanda Peskarija’ya gittik. Deniz mahsülleri konusunda uzmanlaşmış restoranda 2 kişilik karışık deniz mahsülü tabağı aldık. Açıkçası çok doyurucu değildi ve balığın az, küçük kabukluların çok olmasından dolayı uğraştırıcıydı. Yine de deniz ürünleri yemek için hoş bir ortam. Yemeğinizi yerken limandaki tekne hareketliliğini seyretmek de keyifli. Hesap 2 kadeh roze şarapla 232 Kn.



Yemeğin ardından günbatımı manzarasını yakalamak üzere 408 m’lik Srd Tepesi’ne çıktık. Eski şehrin en üstündeki kuzey kapısına dik bir yürüyüşün ardından kapıdan 5 dakika daha yürüyünce tepeye çıkan teleferiğe ulaşılıyor. Çift yön ücreti kişi başı 80 Kn.



Bizim bulunduğumuz mevsimde 20:30’da çıktığımızda iyi bir zamanlama olmuştu. Böylece hem gündüz hem de gece manzarasını gördük. Eski Şehir ve Lokrum Adası muhteşem görünüyor. Yukarıda bir kafe-restoran da var. Güzel düzenlenmiş dış mekanda bir şeyler için. 2 kahve ve soda için hesap 42 Kn. 




Bir saat takıldıktan sonra aşağıya iniyoruz. İstikamet daha önce bahsettiğim surların dışında kayalıklardaki Buza 2 adlı bar. Gunduliceva Meydanı’ndan merdivenlerden yukarı çıkıp, yukarıdaki taşlı meydandan surlara ulaşıp sağa devam ederseniz giriş kapısını görürsünüz. Buza 2’nin özelliği önünüzde hiçbir engel olmadan mum ışığında mehtabı seyrederek güzel müzik eşliğinde içkilerinizi içmek. Başka birşey anlatmama gerek yok sanırım. Fiyatlar çok ucuz değil ama makul ( Bira 18 Kn). 



07.07.2011 Perşembe
Sabah terminale ulaşıp 10:30 otobüsü ile Budva’ya hareket ettik. Biletlerde yer numarası yazsa da herkes kafasına göre oturuyor. Erken yerleşmekte fayda var. Ayrıca daha önce bilgisi verilmeyen bagaj başına 1 Euro ek ücret alınıyor. Çalışanlar kaba ve otobüs rahatsız. İmkan varsa arabayla devam etmek daha iyi olur.
Böylece Hırvatistan maceramız sona ererken Karadağ başlıyor. Budva’da görüşmek üzere...

 

TAVSİYE VE İZLENİMLER

Mutlaka yapılmalı dediğimiz şeyler ;
Eski Şehir’in ara sokaklarında ve duvarlarında yürüyün
Tarihi binaları hayranlıkla seyredin
Kafe ve restoranlarda keyif yapın
Teleferikle Srd Tepesi’ne çıkıp manzarayı izleyin
Banje Plajı’ndan denize girin
Gunduliceva Meydanı’nda kurulan sabah pazarından taze yerel ürünlerden alın

Belki bizim yerimize de şunları yapabilirsiniz ;
Lokrum Adası’ndan denize girin, manastırı gezin
Yugoslavya İç Savaşı’nın izlerini görebileceğiniz War Photo Limited müzesini gezin
Gece tekne gezisi yapın
Meşhur Mea Culpa’da pizza yiyin


Dubrovnik’le ilgili az çok herkesin bir fikri olsa gerek. Özellikle Türkiye’de kendisi olmasa da mutlaka bir tanıdığı buraya gelenler, anlatıla anlatıla efsane haline gelmiş güzelliğini bilirler. Ve herkes birgün buraya gelecektir. Çünkü Dubrovnik sahip olduğu güzelliklerle Dünya’da eşine az rastlanır bir yer.
Diğer yandan kendi tespitimi yapacak olursam, şu sözler hislerimi özetleyebilir ; “Hayranlık uyandıracak kadar özel, fakat aşık olunacak kadar değil”. Bulunduğumuz anlarda gayet hoş zaman geçirdik, ama döndükten sonra özlemedik diyebilirim. Belki sadece iki gün geçirdiğimiz, belki de fazla kalabalık olduğu için, ama ben ilk görüşte aşka inanan biriyim.
Son tahlilde  elbette mutlaka görmenizi tavsiye edeceğim. Sizin aşık olmayacağınızı kim garanti edebilir ki?



0 yorum:

Yorum Gönder