18 Ağustos 2011 Perşembe

Alper Hırvatistan'dan Bildiriyor : Split

Hırvatistan tatilimizde Zagreb’den sonra rotayı Hırvatistan’ın ikinci büyük şehri Split’e çevirdik. Roma döneminden kalan şehir merkezi ve civardaki adaların güzelliğiyle bu sahil kenti mutlaka görülmesi gereken bir yer olduğunu bize kanıtladı. Bakalım sizi de ikna edebilecek mi?



Split

03.07.2011 Pazar
Öğle saatlerinde Zagreb’den kiraladığımız arabayı alarak Split’e doğru yola koyulduk. Daha önceden internetten kiraladığımız araç Dubrovnik’te bırakmak üzere 3 gün için bize 150 Euro’ya mal oldu. Verilen araç neredeyse sıfırdı (250 km). Alternatif ulaşım imkanları uçak, otobüs, tren ve gemi. 


Zagreb’den çıkarken A1 tabelalarını takip ederek otobana girdik. Split’e toplam seyahatimiz 400 km ve 4 saat sürdü. Otoban ücreti yüksek (157 Kn), fakat birkaç tane Bolu Tüneli, bir sürü de viyadük geçtiğimiz için sanırım ücrete değiyor. Tünellerdeki seyir hızı ise zaman zaman sinir bozucu olabilir. Trafik çok rahat, bol miktarda karavan, bisiklet ve tekne taşıyan araç gördük. Yolda acıkırsanız 200. km’deki Macola tavsiye edilir. Benzin istasyonlarında ise önce kendiniz pompayla istediğiniz yakıtı basıyorsunuz, daha sonra gidip parayı ödüyorsunuz. Yani tam bir güven söz konusu. 1 l benzin 9,6 Kn.


Split’e varıp kalacağımız eve yerleştiğimizde (buralarda otelden ziyade pansiyon mantığında evler bulunuyor, biz de evin müştemilatı gibi yan tarafındaki bir odaya yerleştik) vakit akşamüstüne geldiği için hemen kısa bir çalışma yapıp kendimizi dışarı attık. Sahil tarafındaki yazlık evlerin sokaklarından geçerek 15 dakikalık yürüyüşle merkeze ulaştık.


Gezi detaylarına başlamadan genel Split tarihiyle ilgili birkaç bilgi verelim. Split Hırvatistan’ın ikinci büyük kenti. Split’in kaderi ilk Hıristiyanları katletmesiyle anılan Roma hükümdarı Diocletian’ın M.Ö. 300 yılında yazlık sarayını buraya yaptırmasıyla değişiyor. Ölümünden sonra da Romalı yöneticiler burayı kullanmaya devam ediyorlar ve yakındaki Solin kolonisi terkedilince buradakiler tamamen Split’e yerleşiyorlar. 12. ve 14. Yüzyıllar arasındaki otonomluk hariç sırasıyla Bizans, Hırvat, Venedik ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar da Avusturya egemenliği altına giriyorlar. Elbette her sahil kentinde olduğu gibi büyük duvarların yapılma sebebi ise Türkler. 


Merkezdeki ilk görülecek yer tabiki Diocletian Sarayı. Burası Dünya üzerinde iyi korunmuş Roma eserlerinden biri. Yapıdaki beyaz taşlar yakındaki Brac Adası’ndan, mermerler İtalya ve Yunanistan’dan, kolon ve sfenksler ise Mısır’dan getirtilmiş. Fakat saray denilince akla gelen türden bir yer değil. Daha ziyade küçük bir şehir. Etrafında yüksek surlar olan, dört giriş kapısı ve yapılışında ikamete ek olarak yönetim ve askeri binalar da içeren korunaklı bir şehir. Şu anda ise korunan eserlerin dışında sınırları içindeki 220 binada ikamet eden 3000 kişi ve çok sayıda bar ve restoranlarla yaşayan bir yer. Bu yüzden dar sokaklarında gezinirken kafanızı kaldırdığınızda asılı çamaşırlar görürseniz şaşırmayın.



Sarayı gezmeye doğudaki Gümüş Kapı’dan girerek başlıyoruz. Ara sokaklardan geçerek kuzeydeki Altın Kapı’ya ulaşıyoruz. İlk önce dışarda yer alan eserlere göz atmak gerekiyor. Kapının hemen önünde yer alan heykel 10. Yüzyıl’da din hizmetlerinin anadilde verilmesi için mücadele veren piskopos Grgur Ninski’ye ait. Ellendiğinde mutlaka tekrar Split’e gelineceğine inanılan heykelin başparmağı ise parlamakta. Arkasında ise şehrin köşe kulesi görülüyor.  Kule ve heykel arasında Roma döneminden kalan Arnir Şapeli’nin kalıntıları görülüyor. 



Daha sonra kapıdan girip ilerdeki Papaliceva Sokağı’ndan sola saparsanız, 5 numarada Papalic Sarayı’nı görebilirsiniz. Eski bir soylunun evi olan bu yapı artık Split Müzesi olarak hizmet veriyor. İçinden ziyade dış cephesi iyi korunmuş olmakla birlikte, gezinirken keyif veren dar sokaklar, iş cepheyi görmek ya da fotoğraflamaya gelince pek keyifli  olmuyor. 



Dioklecijanova’ya geri dönüp ilerlemeye devam ederseniz karşınıza imparatorluk birliklerinin tören alanı çıkar. Bu meydan normal seviyenin 3 basamak altında ve yan tarafı 6 granit kolon ve kemerlerle süslenmiş. Meydanda bulunan kafede ve basamaklarda çok sayıda insan görebilirsiniz. Burası bir nevi sarayın kalbi. 



Hemen solunuzdaki kulenin dibinde ise esasen Diocletian’ın mezarı olarak inşa edilmiş St Domnius Katedrali. Katedrale girerken kısa şort, etek ve atlet kabul edilmiyor. Fotoğraf çekimi de yasak olduğu için burayı gezmek yerine doğrudan yanındaki kuleye çıkmaya karar verdik. Kuleye çıkış kişi başı 5 Kn. 





Eğer yükseklik korkunuz varsa baştan söyleyim, boşuna para vermeyin. Çünkü yukarı çıkan dar merdivenler bitince, kulenin dış duvarlarına sabitlenmiş dönerek çıkan asma merdivenler başlıyor. Çıkarken artan rüzgar ve sallanan merdivenler herkese göre olmayabilir. Ancak tepeye ulaştığınızda karşılaştığınız manzara görülmeye değer. 



Aşağıda eski şehrin tüm dar sokakları ve sınırlarını görürken, bir yandan uzakta şehrin sırtını yasladığı dağları da fark ediyorsunuz. Deniz tarafına dönerseniz liman, gemiler ve uzakta adaların görüntüsü başka güzel bir manzara oluşturuyor. Hemen önünüzde yer alan Jüpiter Tapınağı ve delik kubbeli yapıya dikkat edin. Şehri yukarıdan gördüğünüzde daha da hayran kalıyorsunuz.



Kuleden indikten sonra karşıdaki dar sokaktaki Jüpiter Tapınağı’na yöneliyoruz. Binaların arasına sıkıştığı için sadece ön cephesi ve girişteki başsız sfenksi görebiliyoruz. Ama yine de güzel. 



Tekrar meydana gelince diğer uçta aşağı ve yukarı giden merdivenler görülüyor. Önce yukarı çıkıyoruz. Merdivenlerin ardından gelinen üstü yıkık kubbeli yer, imparatorun ikamet bölümünün bir kısmı. Eskiden zemin mozaik ve mermerlerle kaplıymış.





Geri dönüp merdivenlerden aşağıya inerseniz alt koridorlara ulaşıyorsunuz. Günümüzde hediyelik eşyalar satılan bu koridorların sonunda saray zindanlarının girişlerini görebilirsiniz. Zindanlarda görülecek pek birşey kalmasada boş duvarlar bile sizi etkileyebilir. 



Böylece yaklaşık 2 saat içinde Diocletian Sarayı’nın neredeyse her yerini görmüş oluyoruz. Elbette dar sokakları keşfederek avare avare dolaşmak isteyenler için daha görülecek çok yer olduğuna eminim. Zindanları geçerseniz sahile ve liman yoluna çıkılıyor. Burada sırtını saraya yaslamış bir sürü kafe mevcut. Etraf oldukça kalabalık. Saray surlarını bitirip sağa dönerseniz Brace Radic Meydanı’na geliniyor. Burayı geçip surlara paralel sokaklardan yukarı devam ederek Narodni Meydanı’na ulaşıyoruz. Bu meydan görmediğimiz son kapının açıldığı yer. Eski belediye binası ve Etnoğrafya Müzesi burada. Ayrıca güzel kafe ve restoranlar var.



Gördüğümüz son kapı Demir Kapı olarak adlandırılıyor. Kapının arkasında bir saat kulesi var. Sağ tarafında ise şehrin koruyucusu Aziz Duje kabartması göze çarpıyor. Tüm bu yürüyüşün ardından sıra artık yemek yemeğe geldi. Asıl yiyeceğimiz yere gidene kadar açlığımızı bastırmak için kapı civarında bir yerden burek alıyoruz. Burek de ne derseniz, bildiğimiz börek. Peynirli ve çıtır çıtır böreği beğeniyoruz. 



Asıl yemek için yakınlarda bulunan Galija (Tonciceva, 12) adlı pizzacıya gidiyoruz. Burası Split’lilerin de yemekten hoşlandığı, önündeki terasta oturabileceğiniz bir yer. Garsonun İngilizcesi iyi. Falkusa (hamsi,zeytin,soğan) biraz tuzlu, Plodovi Mora (deniz mahsüllü) ise güzel. Bira yerel Karlovacko ve yabancı Kilkenny. Genel olarak memnunuz. Hesap 150 Kn.





Yemeğin ardından tekrar sahile inerek uçtaki küçük iskeleye doğru yürüyüş yapıyoruz. Ahali banklarda oturup sohbet ediyor. İskeleden sarayın ve limanın manzarası güzel. Biraz oturduktan sonra kaldığımız yere doğru dönüyoruz. Sahil yolu bitip de yanda ana limanı ve tren yolunu gördüğünüzde sağa sapan dar yola girin. Zaten yürüyüş yapan insanları takip ederseniz onlar sizi buraya götürür. Böylece kestirmeden Bacvice Plajı’na doğru gidebilirsiniz. Bacvice merkeze çok yakın ve gündüz rahatça denize girebilirsiniz. Zaten plajın arkasındaki evler yazlık gibi. Gece ise sahil boyunca görebileceğiniz bir sürü bar var. 


Plaj boyunca yürüyerek Ovcice’ya kadar geldik. Yol devam ediyor. Akşamı gün batımından sonra bir yerde bir şeyler içerek noktaladık.


04.07.2011 Pazartesi
Bugün amacımız civardaki adalardan birine gitmek. Anlatmaya başlamadan önce adalardan bahsetmek gerek. Bu adalar içinde en bakir olanı Vis Adası. Hem karaya en uzak ada olması hem de 1989’a kadar askeri amaçla kullanılmış ve yabancılara yasak olması adanın turistik olmasını engellemiş. Bugün ise bekaretin ilgi çekmesi neticesinde turistlerin gözdelerinden biri. Adanın diğer bir meşhur özelliği ise şarapları.



Diğer bir ada ise Hvar Adası. Burası Hırvatistan’da Dubrovnik’ten sonra en popüler turistik yer ve istatistiklere göre yıl içinde ülkenin en güneşli yeri. Turistik olması sonucu kalabalık ve tesisleşmiş bir ada. Diğer bir özelliği ise tüm adada yetişen lavantalar. Fakat iki saat süren feribot yolculuğundan dolayı en ideali Hvar’a konaklamalı gitmek. Ayrıca araba ve iki kişilik feribot ücreti gidiş geliş 147 Euro.
Bizim için son alternatif ise Brac Adası’ydı. Burası hem 50 dakika mesafede olması hem de Zlatni Rat gibi Hırvatistan’ın turistik tanıtımlarının neredeyse hepsinde kullanılan güzel sahiliyle tercih sebebi oldu. Adanın diğer meşhur özellikleri ise zeytinyağı, Çam ağaçları ve Diocletian Sarayı ve Washington’daki Beyaz Saray’da kullanılan beyaz taşları. 


Split’e çok yakın olmamakla birlikte Korcula Adası da özellikle konaklamalı olarak kalmayı düşünenler için tercih edilebilir.
Tüm bu adalara, sahil kentlerine ve İtalya’ya deniz yoluyla ulaşımı Jadrolinija adlı şirket sağlıyor. Planlama aşamasında fiyatlara ve tarifelere bakmakta fayda var. Yaz sezonunda sefer sayısı ve zamanlamalar değişebiliyor.



Sabah sahildeki bilet gişesine geldiğimizde 10:30 seferi hareket ediyordu. 11:15’e bilet alarak arabayı sıraya soktuk ( Bilet 1 araba + 2 kişi gidiş-geliş 452 Kn). Doğru düzgün tabela ya da yönlendiren görevli olmadığı için biraz sıkıntı yaşanıyor. Beklerken limanın içindeki kafede sandviç ve kahve aldık. Sandviç ve 2 kahve 25 Kn. Arabanız sıradayken cam silme bahanesiyle sizden para isteyen gençlere dikkat edin. Üstelik 2 Euro istiyorlar. 



Feribota bindikten sonra üst kattaki açık bölüme çıktık. Aşağısı dolmasa da üst kat tamamen doluydu. Hareket edip de Split’ten uzaklaşmaya başlayınca arkada kalan şehir ve dağların manzarası harika. 



Keyifli bir yolculuğun ardından Brac Adası’nın liman beldesi Supetar’a yanaşıyoruz. Supetar limana ve kamu binalarına ev sahipliği yapması dışında cazip bir yer değil. Amacımız adanın arka tarafındaki Bol’e gitmek. Arabanız yoksa toplu taşıma ya da motorsiklet kiralama kullanılabilir. Feribottan inince ilk iş turist masasına giderek adanın bir haritasını alıyoruz. İkinci olarak da Supetar’dan çıkmadan hemen önceki büyük marketten erzaklarımızı alıyoruz. Sonra ver elini Bol. Supetar’dan çıkınca tepelere doğru tırmanmaya başlıyoruz.



Şehirden uzaklaştıkça adanın taşlı yerşekilleri ve çamlık bitki örtüsü kendini göstermeye başlıyor. Virajlı yollarda araba kullanmak keyifli. Kendimizi Ege sahillerinde gibi hissediyoruz. Yol boyunca bir sürü bisikletli görüyoruz. 45 dakikalık yolculuğun ardından dönerek aşağı inerken aşağıda Bol görünmeye başlıyor. Bol’ün merkezinde ilk işimiz yemek yemek oluyor. Biraz dolandıktan sonra sahilde Hotel Kastil’in altındaki restorana oturuyoruz. Açık havada kızarmış kalamar ve bira keyfi yapıyoruz. Hesap 206 Kn. Porsiyonlar oldukça doyurucu.



Ardından asıl geliş amacımız olan denize gitmek için geri dönüyoruz. Meşhur Zlatni Rat Bol’e 2 km mesafede. Fotoğrafta görülen turist treni ile gitmek mümkün. Ücretini bilmiyorum. Bir de geçerken kulak misafiri olduğum bir konuşmadan motorsiklet kiralarının pahalı olduğunu öğrendim (günlük 200-250 Kn). Zlatni Rat’a arabamızla ulaşıyoruz. Park ücretli (50 Kn). 


Arabayı park ettikten sonra çamların arasından yürüyerek plaja iniliyor. Her ne kadar çıplaklık yasak olsa da inerken sağ altta gördüğümüz bölümde bir sürü çıplak vardı. Plaj taşlık olsa da havlularla uzanmak rahatsız etmiyor. Genelde Avrupalı turistler var (Avusturyalılar çoğunlukta). Deniz serin sayılır ama alışılabiliyor. Yerel halk fotoğrafta görülen Picigin adlı oyunu oynuyor. Yarıya kadar suyun içindeyken avucunuzla vurduğunuz bir topu düşürmemeye çalışıyorsunuz.



Plajın hemen arkasının ağaçlık olması bunalınca kaçma fırsatı veriyor. Arada biraz serinlemek ve birşeyler içmek için ağaçların altındaki kafelerden birine gidiyoruz. Sahilde oldukça rağbet gören masaj hizmeti de var. Akşama kadar plajda takıldıktan sonra 19:45’teki feribotu yakalayacak şekilde Bol’den ayrılıyoruz. Akşam da sorunsuz bir şekilde Split’e ulaşıyoruz. Odada dinlenirken çok vahim birşey fark ediyorum. Büyük miktarda para ve bazı kimlikleri Zagreb’deki otel odasının kasasında unutmuşum. Panik halinde bir internet kafeye koşup oteli arıyoruz. Ancak sabah yetkili bir kişi gelince yardımcı olabileceklerini söylüyorlar.  
Bu can sıkıntısıyla akşam yemeği için gezi kitabında tavsiye edilen sarayın batı kapısının solundaki Konoba Trattoria Bajamont (Bajamontijeva, 3) adlı restorana gidiyoruz. Deniz mahsüllü spagetti ve gnocchinin yanında 2 bira, 200 Kn. Sonuç ikimiz de yediklerimizi beğenmedik.


Split’teki son akşamımızda şans bizden yana değilmiş gibi görünse de dönüşte ışıklandırılmış halde gördüğümüz eski şehirin güzelliği biraz olsun moral bulmamızı sağlıyor. İyi şeylerin olmasını temenni ederek odamıza dönüyoruz. Sorunu çözemezsek yarın belki de Zagreb’e dönmek ve tatilin akışını değiştirmek zorunda kalacağız. 



05.07.2011 Salı
Sabah arayan otel görevlisi iyi haberler veriyor. Kasadakileri bulmuşlar. Biz de tatili yarıda kesmemek adına riske girerek arkamızdan Dubrovnik’e göndermelerini istiyoruz. İsteğimizi yerine getiriyorlar. Böylece tatilimizin Split bölümünü tamamlayarak Dubrovnik’e doğru yola çıkıyoruz. Orada görüşmek üzere...


TAVSİYE VE İZLENİMLER

Mutlaka yapılmalı dediğimiz şeyler ;
Diocletian Sarayı’nı gezin, dar sokaklarında kaybolun
Civardaki adalara gidin, denize girin ve mümkünse konaklayın
Dalmaçya mutfağını tadın

Belki bizim yerimize de şunları yapabilirsiniz ;
Tarihi Trogir şehrini ve Makarska sahil şeridini gezin
Şehrin batısındaki Marjan Tepesi’ne tırmanıp liman ve sahili seyredin

Split hakkında söylenebilecek ilk şey burada tarih ve doğanın buluştuğu. Bir yandan son derece iyi korunmuş Roma medeniyeti eserlerini görürken, bir yandan da etraftaki doğal güzelliklerin ve denizin tadını çıkartabilirsiniz. Yerel halkın rahatlığı ve bizim Ege insanında da görmeye alıştığımız samimiyeti burada bulunmayı daha da keyifli hale getiriyor. Eğer Dalmaçya sahillerinde bir gezi planlıyorsanız asla Split’siz düşünülemez. Birgün sizin de bu toprakları görmeniz dileğiyle...



6 yorum:

nefertiti dedi ki...

AlperBildiriyor ciddi anlamda süper bir iş çıkarmışsın ortaya,şu anda bende gezi planımı tasarlıyorum ve yazını okurken çok keyif aldım ve şuan rotam belirlendi sayende ellerine sağlık,ayağına sağlık :)

ALPER DAÇE dedi ki...

Çok teşekkürler, blogun bu şekilde birilerinin işine yaradığını öğrenince bütün zahmete değdiğini hissediyorum. Yeni geziler için e-bülten'e üye olmanı tavsiye ederim ;) şimdiden iyi geziler

Haberci dedi ki...

Son derece doyurucu bilgiler..İnsanin ilk ucakla gidip goresi geliyor.Elinize saglik

ALPER DAÇE dedi ki...

Keşke bir daha gidip eksik kalanları da yapsak dediğimiz bir yer. Çok doğru bir tercih olur. Yorum için teşekkürler, darısı başınıza :)

estambulita ist dedi ki...

Alper ben nefertiti adlı blogun sahibesi :) yeni bir blog sayfası açtım ve seni taki etmekteyim :) bu arada hırvatistana gittim,gezdim,gördüm,geldim blog yazılarının tümü elimde çıktı halindeydi notlardan okuya okuya gezdim :) tekrar teşekkürler..

ALPER DAÇE dedi ki...

Çok güzel olmuş, yeni blogun hayırlı olsun. Biz de takip ederiz. Görüşmek üzere...

Yorum Gönder