12 Temmuz 2011 Salı

Alper Arjantin'den Bildiriyor : Buenos Aires


Arjantin gezisi İspanyol sömürgecilerin güzel havalar adını taktıkları Arjantin’in başkenti ile devam ediyor. Bu güzel ve büyük şehirde 4 gün geçirdik. İyi seyirler...



Buenos Aires

 

17.10.2010 Pazar 


Puerto Iguazu’dan 2 saatlik bir uçuşla Buenos Aires’e vardık. Havaalanındaki döviz bürolarında mümkün olduğunca  az para bozdurun. Şehire göre oranlar oldukça düşük (havaalanı 1 US$ = 3.4 A$ , şehir 1 US$ = 3.9 A$). 

Havaalanından 45 numaralı otobüse binerek şehir merkezine gidiyoruz.  Otobüse binmek için madeni paraya ihtiyacınız var. Sürücünün arkasında bulunan makinaya bozuk para atarak biletinizi alıyorsunuz. Sürücü herhangi bir şekilde yardımcı olmuyor veya bozuk para sağlamıyor. Bu yüzden gezi kitaplarında da belirtildiği üzere Buenos Aires’te kronik bir bozuk para sorunu var. Herkes cepleri şakır şukur dolaşıyor. Havaalanından şehre 1.25 A$’a gidebilirsiniz. Ücret son durağa kalan mesafeye göre otomatikman azalıyor. 




Otelimize yerleştikten sonra biraz dinlenip akşamüstü kendimizi sokaklara attık. İlk hedefimiz bizim Taksim’e benzetebileceğiniz San Telmo bölgesi. Metro ile Independencia durağına gidiyoruz ve Av. Independencia boyunca doğuya yürüyoruz. Metro bileti 1.1 A$. 5’li kart alabilirsiniz. Defensa sokağından güneye devam ettiğiniz zaman San Telmo’nun kalbine doğru gidiyorsunuz. Zaten caddeden bu sokağa yaklaştıkça Pazar gününün verdiği canlılık başlıyor. 




Sokağa döner dönmez az ileride 855 numarada Restoran Desnivel’de yemek yedik. Burası geleneksel yemekler sunan, salaş ama eski bir yer. Kapıda biraz kuyruk bekleme ihtimaliniz var. Körili et ve rosto ile 2 biraya 92 A$ ödedik. Güzel ama çok özel değildi. Ama Quilmes birasını deneyin. 



Güneye doğru yürüdükçe sokakta yer tezgahlarında el işi ürünler satanları göreceksiniz. Neredeyse hepsi Arjantin’e özgü (biraz da Uruguay ve Paraguay’a) Mate çayı içiyorlardı. Yanlarında bütün gün çay içmelerini sağlayan sıcak su dolu termos ve setleri bulunuyor. Setler, çayı içine doldurdukları genellikle ahşaptan bir kupa ve aynı zamanda süzgeç görevi gören metal bir kamıştan oluşuyor. Mate çayı birçok şeye faydalı olmakla birlikte aynı zamanda bütün gün sokakta soğukta takılanları da ısıtıyor. 



Az ileride San Telmo Pazarı’nı ve Dorrego Meydanı’nı göreceksiniz. Yol üstündeki antika ürünlerin satıldığı pasaj da ilginizi çekebilir. Pazarda klasik olarak yiyecek içecekler satılıyor. Meydanda işporta tezgahlar ve bit pazarı, çevrede bolca dükkan ve kafeler, ortada ise tango gösterisi yapanlar var. Tezgahlar akşam 6 gibi toplanmaya başlıyor. Haftaiçi bu kadar canlı olduğunu zannetmiyorum. İmkanınız varsa haftasonu gidin.




Meydanı geçinse yukardan geçen otoyolun altından geçip sağdaki Bolivar sokağından 29 numaralı otobüse bindik. Amacımız La Boca’ya gitmek. La Boca’dan bahsetmeden önce otobüsteki teyzeyi anlatmalıyım. Otobüste yanına oturduğumuz teyze sürücüye La Boca’yı sorduğumuzu duymuş olacak ki bize el kol işaretleri ile İspanyolca birşeyler söylemeye başladı. Beş dakikalık uğraştan sonra oraya gitmememizi, saatin geç olduğunu, pek tekin olmayabileceğini söylediğini anladık. Saat henüz 17:00 civarıydı. Hava kararmamıştı. Teyzeyi takmayarak devam ettik. Başımıza da bir iş gelmedi, fakat yine de siz siz olun, haftaiçi hava karardıktan sonra civarda takılmayın. 





La Boca’dan bahsetmek gerekirse, burası şehrin güneydoğusunda yer alan bir semt. Bu semti özel kılan özelliklere değinecek olursak, ilki artık Arjantin’de bir din haline gelmiş olan Maradona çılgınlığı ve tabiki Boca Juniors futbol takımı. Maradona’nın da uzun yıllar formasını giydiği Boca Juniors futbol takımının stadı burada. Bu takımın taraftarlarının çoğunluğunu ise bu bölgede oturan göçmen kökenliler oluşturuyor. Diğer büyük takım River Plate’e soylu, varlıklı ve seçkin vatandaşların tuttuğu takım dersek, Boca’ya ise tam anlamıyla halkın takımı denebilir. 






Semtin başka bir özelliği ise, şu anda sessizliğe gömülmüş eski liman ve vinçlerin faal olduğu dönemdeki işçi dalgasında gelen göçmenlerin kökeni. Burada yaşayanların en azından bir zamanlar çoğunluğu İtalya’nın Genoa kentinden göçmüş. Bu göçmenler bırakın asimile olmayı, 1800’lerin sonunda ayaklanarak Genoa bayrağı bile çekmişler. Bu başkaldırının bugünki göstergesi ise futbol takımları.




Şimdilerde ise liman faaliyetleri dursa da Caminito denen sokağındaki renkli evleri, tango gösterileri ve barları ile şehrin turistik noktalarından biri haline gelmiş. Ulaşım bakımından biraz ters gibi görünse de bu semt çok vaktinizi almayacak. Fakat üşenmeyip giderseniz kısıtlı zamanda çok değişik bir semt havası koklama şansına sahip olabilirsiniz. Avrupa mimarisindeki rengarenk binaların estetiği ve renkleri insanı neşelendiriyor. Son olarak da mutlaka güzel bir barda oturup birşeyler içmeyi ihmal etmeyin. 




Geri dönüş için 29 numaralı otobüsle Plaza de Mayo’ya ulaşabilirsiniz. Biz de hava kararmaya yakın bu otobüse binerek meydana geldik. Otelimize gitmeden biraz gece fotoğrafları çektik. Ertesi gün ayrıntılı olarak gezeceğimiz için detaylara değinmeyeceğim. Fotoğraftakiler sırasıyla Metropolitan Katedrali, Cabildo, Casa Rosada (Pembe Ev), 9 Temmuz Bulvarı ve Obelisk. Yarın görüşmek dileğiyle...
 



 
18.10.2010 Pazartesi

Bugüne öncelikle 9 Temmuz Bulvarı’na ulaşarak başladık. Önce bulvardan bahsedelim. 140 metrelik genişliğiyle dünyanın en geniş bulvarı olma özelliğine sahip. Zaten karşıdan karşıya geçerken bir defada geçemeyerek bunu anlıyorsunuz. Bulvarı bugünki haline getirmek için 1937 yılında başlayan çalışmalarda birkaç ayrıcalıklı bina hariç birçok binayı yıkmışlar. Ayrıcalıklı binalardan biri de Fransız Konsolosluğu.




Buradan yürüyerek Diagonal Norte’ye giderseniz, zaten uzaktan da fark edeceğiniz Obelisk’i göreceksiniz. Bu obelisk şehrin 400’üncü kuruluş yıldönümü şerefine dikilmiş. Buradan sonra Diagonal Norte’den çapraz giden Av. Roque Sanez Pena’yı izlerseniz Plaza de Mayo’ya ulaşıyorsunuz.




İlk olarak karşımıza Metropolitan Katedrali çıkıyor. Katedral 1836 yılında tamamlanmış ve içeride ayrıca Arjantin, Peru ve Şili topraklarının kurtarıcısı General Jose de San Martin’in mozelesi var. Mimari açıdan katedralden ziyade hukuki ya da idari bir tarihi bina zannedilebilir. Buna sebepse ön yüzünün şekli, kulesi ve geniş bir kubbesi olmaması. Girişteki duvarda sürekli yanan meşale ile ilgili bilgi edinemesem de yandaki yazılarda çevirince “burada yatan General Jose de San Martin ve meçhul askerlere selam olsun”  gibi birşey yazılı olduğunu öğrendim.



Katedralin karşısına bakarsanız bembeyaz Cabildo’yu göreceksiniz. Burası Arjantin’in bağımsızlık öncesi dönemdeki koloni valilik binası. 1725 senesine tarihlenen binada koloni dönemine ait kalıntılar görülebilir. Ayrıca Perşembe ve Cuma günleri yan bahçesinde el sanatları pazarı kuruluyor. 

Cabildo’yu kısaca inceledikten sonra hemen onun yanında gördüğümüz bir kafede meşhur Mate çayını deneyelim dedik. Garsonun yardımıyla şaşaalı bir seremoni sonucu çayımızı hazırladık. Fakat büyük beklentilerle başlayan çay macerası ilk yudumun ardından suratımızdaki ekşi ifade ile sona erdi. Beklediğimizden son derece sert ve tatsızdı. Fakat bu tatsızlığından yola çıkarak, sağlık için gerçekten faydalı olabileceğine kanaat getirdik.




Fiyasko olan çay tadımından sonra meydanın diğer tarafına doğru yöneldik. Burada ortada Piramide de Mayo (beyaz anıt) ve Casa Rosada (Pembe Ev) bulunuyor. Ortadaki anıt 1810’daki bağımsızlık hareketindeki devrimcilere adanmış. Gece fotoğraflarken aydınlatmadan dolayı pembe olabileceğini düşündüğümüz bina gerçekten de pembeymiş. Burası Arjantin’de hala halkın bir kısmının çok sevip, bir kısmının ise nefret ettiği Başkan Juan Peron ve karısı Eva Peron’un balkonundan halkı selamladığı başkanlık sarayı. 




Başkanlık sarayının arkasından devam edip doğuya inerseniz Puerto Madero semtine geleceksiniz. Her gittiğimiz yerde yaptığımız benzetme işine uyarak burayı da bizim Kağıthane-Haliç civarına benzettik. Fakat bizimkine kıyasla çoktan dönüştürülmüş ve güzelleştirilmiş bir bölge. Kanalın iki yakasındaki eski fabrika binaları restore edilerek bazıları üniversiteye, bazıları da özel işletmelere kazandırılmış. Kanalın uzak tarafında gökdelenler ve rezidanslar yükseliyor. Onların da arkasındaysa doğal park var. Kanalın değişik noktalarında, Bilgi’nin Santral Kampüsü’ndeki felsefeyle eski vinçler endüstriyel bir estetik anlayışla korumaya alınmış. Kanaldan akan suyun pis rengine aldanmayın. Buenos Aires’te denizin genel rengi böyle. Bu rengin sorumlusu Arjantin ve Uruguay arasındaki körfeze dökülen La Plata Nehri’nin çamuru.




Kanala ulaştıktan sonra önce biraz güneye doğru yürüdük. Yanımızda kalan binalar üniversite binalarıydı. Kiraz ağaçları altında banklarda güneşin tadını çıkaran öğrencilere imrendik. En güneydeki köprüden karşıya geçip değişik tasarımıyla hemen göze çarpan Woman’s Bridge’den karşıya geçtik. Bu köprü bana Valencia’da gördüğüm köprüyü hatırlatırken, gezi kitabından bu köprüyü de aynı mimarın yaptığını öğrendim (Bkz: Alper İspanya’dan Bildiriyor: Valencia). Köprüye adını veren ise civardaki sokak isimlerinin çoğunun kadınlardan gelmesi. 




Köprüye yaklaşırken karşı kıyıdaki eski gemi ise müzeye çevrilmiş eski bir askeri eğitim gemisi olan Sarmiento Gemisi. İsmi Arjantin’in 4üncü Başkan’ından geliyor. Köprüden geçtikten sonra sağdan devam ettik. Artık acıkmaya başladığımızdan kitapta tavsiye edilen bir restoran bulduk. Fakat girişte bulunan mönüdeki fiyatlardan anladığımız kadarıyla bölgedeki fiyatlar oldukça yüksekmiş. Yemeden devam ettik.




Rotamıza uygun olarak, kanalı arkamıza alıp Av. L.N. Alem’i geçip  25 de Mayo sokağından Retiro istikametinde devam ettik. Civarda daha çok iş merkezleri vardı. Sokak boyunca rastladığımız çok sayıda restoranda da fiyatlar makul sayılmazdı. Fakat sokağın sonuna doğru 743 numaradaki WISH adındaki yerde yemek,içecek ve kahveden oluşan kişi başı 25 A$’na güzel bir mönü bulduk. Dışardan bar gibi görünse de yemekler fena değildi. 




 
Yemekten sonra aynı istikamette devam ederek Plaza San Martin’e geldik. Bu meydanın alt tarafında bir saat kulesi var. Onun karşı tarafında ise Arjantin’in İngiltere ile adalar için savaştığı Faulkland Savaşı’nda ölen Arjantinli askerlerin anıtı bulunuyor.




Anıtın arkasında yukarı doğru uzanan parktan yukarı çıkarken, çayırlarda uzanmış bir sürü insan vardı. Yukarıda ise ilk defa gördüğümüz, üzerinde pamuğa benzeyen şeyler olan ağaçlar dikkatimizi çekti. Aşağıda uzanan park ve saat kulesi hoş bir görüntü oluşturuyordu. Tepeye ulaştıktan sonra Florida sokağına daldık.




Bu sokak sağlı sollu alışveriş merkezleri ve dükkanlarla dolu. Trafiğe kapalı ve insan dolu sokak İstiklal Caddesi’nin dar hali gibi. Sokaktaki en ilginç şey ise kenarda dikilmiş, “cambio” diye bağıran çığırtkanlardı. Kitaptan öğrendiğime göre bunlar korsan dövizcilermiş. Sabit bürolardan daha yüksek oranlarda bozmalarına rağmen, sahte para ile dolandırılma ihtimali olduğu için tavsiye edilmiyordu. Bu sokak boyunca yürüyerek tekrar başladığımız yere Plaza de Mayo’ya ulaştık. Sonuç olarak Florida sokağında pek de albenisi olan birşey görmedik. Akşama enerji toplamak üzere yakındaki otelimize gidip dinlenmeden önce Avenida de Mayo üzerindeki meşhur kafe Tortoni’de oturalım dedik. Ancak kapıdaki kuyruğu görünce civardaki mütevazi bir kafede birşeyler içtik.



Akşam yemeğine sıra geldiğindeyse istikameti tekrar San Telmo civarına çevirdik. Metro ile Independencia durağından sonra Av. Independencia’da az bir yürüyüşün sonunda Chile ve Peru sokaklarının kesiştiği köşedeki Gran Parrilla del Plata (Chile, 594) adlı restoranda karar kıldık. Başlangıç olarak içinde kıyma, soğan gibi dolgular olan bizim puf böreğini andıran Empanada ve baharatla süslenmiş inek ya da keçi peynirinin kızartılmış hali olan Provoleta söyledik. Her ikisini de şiddetle tavsiye ediyorum. Şarapla beraber çok keyifli oluyor. 




Ana yemek faslına geçince elbette Arjantin’in dillere destan etlerinden yemek farz oldu. Bir Ojo de Bife (ecnebilerin Ribeye dedikleri kaburga), bir de bel kısmından fileto söyledik. Ojo de Bife sert ve kuruyken, diğeri daha yumuşak ve suluydu. İkisi de güzeldi. Hangisini tercih edeceğiniz keyfinize kalmış. Arjantin’in Malbec üzümleriyle yapılmış şarap da güzeldi.




Netice olarak 201 A$ hesap ödedik ve memnun kaldık. İçeride iyi İngilizce bilen bir garson olması da işimizi kolaylaştırdı. Civarda önerebileceğim diğer mekanlar ise yemek için, La Brigada (Estados Unidos, 465), daha pahalı ve daha otantik. İçmek için ise  Gibraltar (Peru, 895), Time-Out’un 2009 önerisi İngiliz pub. Merkeze dönüş için metronun haftaiçi 23:00’e kadar çalıştığını hatırlatayım.


19.10.2010 Salı

Salı gününe Plaza de Mayo’ya yakın olan Block of Lights bölgesi ile başladık. Birkaç bloktan oluşan bu bölge Av. Belgrano ile meydan arasında kalıyor. Özelliği ise 19. Yüzyılın elitlerinin yaşadığı evlerin, kilisenin ve okul binalarının olması. Binaların tarihi ve estetik önemleri gözönüne alınarak anıt ilan edilmiş. Kitaptaki süslü anlatımlara rağmen görmeseniz de olur diyebilirim.




Buradan ayrıldıktan sonra yönümüzü tekrar obeliske çevirdik. Obeliskten yürüyerek meşhur Teatro Colon’a ulaştık. 2010 yılında uzunca bir süre olan restorasyon çalışmaları biten ve yeniden hizmete giren tiyatro 100 yaşında ve Arjantin’de en sevilen yapılardan biri. 




Tiyatronun hemen arkasına dolanıp ulaşabileceğiniz meydan Plaza Lavalle. Şehrin en eski meydanlarından biri olan burada önemli binalar mevcut. Ortada meydana ismini veren eski Arjantin başkanı Juan Galo Lavalle heykeli, kenarlarda ise kütüphane, şehrin en eski sinagogu Templo Libertad ve onun karşısında Adalet Sarayı bulunuyor.




Meydanda biraz takıldıktan sonra Talcahuano sokağından Av. Santa Fe’ye bağlanıyoruz. Burası geniş bir alışveriş caddesi olarak tanımlanabilir. Dikkatimizi çeken Bond Street (Av. Santa Fe,1670) adında bir pasaj oluyor. İstiklal’deki Atlas Pasajı içerde çok çeşitli ve ilginç dükkanlar (spor kıyafet, dövmeci, kaykay, dergi, kitap vs) var.




Cadde boyunca acıkana kadar dolandıktan sonra yemek için bir yer ararken karşımıza Cumana (R.Pena, 1149) çıktı. İç mekanı oldukça sıcak dekore edilmiş mekanda damak tadımıza uyabilecek güzel yiyecekler de vardı. Önce dün akşamdan tadı damağımızda kalan Empanadas’ın peynirli ve tavuklusunu sipariş ettik. Ana yemek olarak denemek istediğim güveçte etli fasulyeyi (Locro) domuzlu yaptıklarını öğrendim. Biraz hayal kırıklığı yaşasam da onun yerine yediğim Carbonada (Et, mısır, şeftali, patates güveç) hem lezzeti, hem de doyuruculuğu ile mutlu etti. Diğer yemek Cumana Salad (kızarmış yufkadan bir kase içinde) da beğenildi. Hesap 69 A$ ve beğeniler fotoğraftaki gibi.

Yemekten sonra aynı sokaktan Av. Las Heras’a bağlanıp, buradan Azcuenaga’dan sağa dönerek Recoleta Mezarlığı’na geldik. Daha önce gittiğimiz hiçbir şehirde kitaplarda mezarlıklardan bahsedilmemişti. Buranın farkı ise, 19. Yüzyıl’dan itibaren Arjantin’in kalburüstü tabakasının tümünün buraya gömülüyor olması ve her birinin mezarlarının birbirinden tamamen farklı anıtsal yapılar olması. Her türden mimari akımda yapılmış sıkışık nizam mezarları ancak aralardaki daracık yollardan geçerek dolaşabilirsiniz. En meşhur mezar tabi ki Eva Peron’a ait. Neticede bir mezarlık olduğu için buraya girmeden devam ettik. 




Buradan yokuş aşağı devam edince hemen sağınızda Hard Rock Cafe, az ilerde de Plaza Francia var. Bu meydan her Cumartesi ve Pazar şehirdeki en hareketli sanat ve el işi fuarına ev sahipliği yapıyor. Sanatçılar, ustalar, hippiler ve daha birçok insan buraya doluşuyor. En yoğun olduğu saatler 3-6 arası. Maalesef haftaiçi olduğu için sakin bir meydanla yetinmek zorundayız. Meydanın hemen karşı tarafından ise Güzel Sanatlar Müzesi var. Çok fazla yürüdüğümüz için sanata ayıracak enerjimiz kalmadığına karar veriyor ve otobüse atlayıp Plaza San Martin’e dönüyoruz. Ancak siz gezmek isterseniz giriş ücretsiz ve 1.5-2 saatte bütün eserleri görebilirsiniz.




Starbucks’ta enerji depoladıktan sonra yürüyüşe yine Av. Santa Fe ile devam ettik. Burayı kesen Av. Libertad’daki Piola’da (Libertad, 1078) pizza  yemeye karar verdik. Mönüde İngilizce yazılar ararken, İstanbul’da da şubesi olduğunu gördük. Yardımcı olmak için gelen garson İngilizce bildiği için bizi kurtardı. Genel puanlama, müzikler ve dekorasyon güzel, pizzalar doyurucu ama lezzet orta. En akılda kalıcı olan hesapla beraber gelen shot (dondurma,süt,limon,votka). Hesap 128 A$.


20.10.2010 Çarşamba

Bugün gideceğimiz bölge, daha sonraki değerlendirmelerimize göre  Buenos Aires’te en sevdiğimiz yer oldu. Bunun birçok farklı nedeni var. Sırası geldikçe hepsine değineceğim. Buenos Aires’te gezeceğimiz son günde istikamet Palermo bölgesi.

Metronun D hattı ile Plaza Italia durağına varıyoruz. Bu meydandan deniz tarafına doğru giderseniz Botanik parkı, Hayvanat bahçesi, Japon bahçesi, Evita Müzesi gibi yerlere ulaşılabilir. Biz rotamıza bunları dahil etmediğimiz için tam ters istikamette ilerledik. 




Bölgenin adıyla ilgili bir rivayete göre şehirin ilk kurulduğu yıllarda bu bölge Palermo adında bir İtalya’na aitmiş. Fakat eski ahalisinin çoğunluğunun İtalyan olduğunu söylemek mümkün değil. Yakın geçmişte daha çok Polonyalılar, Ermeniler, Ukraynalılar ve Ortadoğulular yaşıyorlarmış. Zaten en popüler caddenin ismi de Armenia. Arjantin de Ermeni lobisinin güçlü olduğu ülkelerden biri.

Gurruchaga sokağından devam ettiğinizde civarın merkezine Palermo Soho’ya geliyorsunuz. İlk iş açlığımızı gidermek için restoran araken son derece ilginç bir yer keşfediyoruz. La Esquina De Las Flores (Gurruchaga, 1632) isimli mekan hem restoran, hem de organik ürünlerin satıldığı bir market. Arka tarafında kapatılmış şirin avluda kütüphane de var. Sattığı ürünler kadar mönüsündekiler de sağlıklı ve lezzetli. Sebze çorbası, tofulu tart, sebzeli fasulyeli bulgur pilavı ve ekşi limonatanın hepsini beğendik. Tam Türkler’e göre lezzetler. Hesap 88 A$. 




Çıktıktan sonra yürümeye devam ettikçe etrafın çehresi değişmeye başlıyor. Tam anlamıyla merkeze yaklaştığımızı hissediyoruz. Alçak katlı restore edilmiş binalarda dükkanlar ve butikler görmeye başlıyoruz. Binaların farklı estetiği ve renkleri çok hoşumuza gidiyor. Buraların eskiden yaşlıların yaşadığı ve tamircilerin yoğunlaştığı yerler olduğuna inanmak oldukça zor. Eğer Palermo Soho’dan kuzeybatıya doğru giderseniz Palermo Hollywood denen yere gelirsiniz. Böyle denmesinin sebebi 90’lı yıllarda özel televizyonların buradaki binalara yerleşmesiymiş.




Honduras sokağından sağa dönünce karşımıza Papelera Palermo (Honduras, 4945) çıktı. Burası mutlaka görülmesi gereken bir kırtasiye. İçerde tasarım defter kalem çeşidinin sınırı yok gibi ve almasanız da bakması bile eğlenceli. Hemen yakınındaki Capital Interior’dakileri taşıyabilsek alacak çok şey vardı.




İçimizdeki kahve içme isteğini daha fazla bastırmamak için karşımıza çıkan Nucha (Goriski) adlı kafeye oturduk. Civardaki binalarda hasta olduğumuz arka bahçe burada da vardı. Hafif tatlılarını tavsiye ederim. Hesap 46 A$.




Buradan çıkınca en işlek cadde Armenia’ya girdik ve tekrar denize doğru gitmeye başladık. Bu caddede eminim hem alışveriş hem de yeme-içme anlamında hoşunuza gidecek bir yerler görürsünüz. Fakat her zamanki gibi kadınları mutlu edecek daha çok şey var. 




İlerlerken Seco (Armenia, 1646) adındaki mağazaya daldık. İçerdekileri görünce erkek ürünlerinin az olmasına çok hayıflandım. Zira çok güzel yağmurluklar, terlikler, botlar vardı. Tasarım ürünler olmasına rağmen fiyatlar uygundu. Hemen civardaki başka bir mağazanın içindeki düzenleme de çok hoşumuza gitti.




Buradan çıkar çıkmaz kesen sokakta gördüğümüz Beautiful Ones (Costa Rica, 4737) ise ayakkabı, tişört ve çantaları için ziyaret edilebilir. Pop kültür ikonlarının bulunduğu tişörtler güzeldi. 




Erkeklere göre hiç birşey yok diye hayıflanarak gün batımına doğru geri dönerken, Trippin (Armenia, 1838) adındaki dükkandan kendime tişört alarak mutluluğu yakaladım. Erkek giyimi için değişik ürünler vardı. Yolunuz düşerse tavsiye ederim.  




Her ne kadar sınırlı sayıda mekandan bahsetsem de toplamda o kadar çok kafe ve mağaza vardı ki, hoşunuza gidecek bir yer bulma ihtimaliniz çok yüksek. O yüzden Buenos Aires’e gelirseniz, buralara uğramadan dönmeyin.  Alışveriş yapmasanız da buradaki havayı koklayın.



Bize gelirsek dolaşa dolaşa akşam ettikten sonra tekrar metroya atlayıp otelimize döndük. Zaten bütün gün yürüyünce sadece dönüşte marketten yerel şaraplardan alıp otele dönebilecek kadar halimiz kalmıştı. Siz de alırsanız Malbec üzümlerinden yapılanları deneyin. Böylece Arjantin’deki son akşamımızı da noktaladık. 


21.10.2010 Perşembe

Sabah 45 numaralı otobüsle yarım saatte şehre yakın olan havaalanına ulaştık. Diğer havaalanı şehre 1,5-2 saat mesafede. Seçim şansınız varsa duyurulur. Uruguay’a doğru uçağımıza binerken Arjantin’de edindiğimiz güzel anılarımızı da yanımızda götürüyoruz.



TAVSİYE VE İZLENİMLER

Dikkate değer etkinlikler şunlar ;

·         La Boca ve Plaza de Mayo’yu görün.
·         Mate çayı için, meşhur bifteklerden ve Alfajores’den yiyin.
·         San Telmo’da dolaşıp yiyip için.
·         Palermo’da alışveriş yapın.
·         Puerto Madero’da kanal boyunca yürüyün.
·         En geniş caddeden en az bir defa karşıdan karşıya geçin.


    Bizim yapamadığımız diğer cezbedici şeyler şunlar, belki siz yaparsınız ;

·        Güzel Sanatlar ve Eva Peron Müzesi gezisi
·         Recoleta Mezarlığı gezisi
·         San Telmo’da tango gecesi
·         Botanik Parkı ve Japon Bahçesi



Buenos Aires’le ilgili aklımda kalanlar şunlardı. Bir kere gerçekten büyük bir şehir. Avrupa’nın minicik başkentlerine nazaran neredeyse İstanbul’a yakın. Merkezdeki oteller eski, standartları düşük. Toplu taşımada metro oldukça yaygın, ancak vagonlar tarihi eser gibi. Otobüslerde Akbil’in gözünü seveyim dedirten kronik bozuk para sorunundan daha önce bahsetmiştim. Yeme-içme anlamında seçenek bol, mönülerde İngilizce var ve her mekanda en az bir tane dil bilen garson vardı. Sokaklarda pek evsiz görmedik, genel olarak kendimizi güvende hissettik. Aklımızda kalan komik bir ayrıntı da para ile köpek gezdirenlerdi. Aynı anda 6-7 tane köpeği zaptederek dolaşan adamlar vardı. Elektrik prizleri bizle aynıydı. Fark sadece Puerto Iguazu’daymış.

Sonuç olarak Arjantin’de geçirdiğimiz zamandan memnun kaldık. Bize çok uzakmış gibi görünen bu ülke ve kültürün aslında zannettiğimiz kadar farklı olmadığını gördük. Bir dönem Dünya’nın değişik yerlerinden insanların kaçış noktası olarak gördükleri bu topraklar, onlara kucak açarak göçmen kültürünü de kendi içinde yoğurmuş. Neticede her beklentiye cevap verebilecek, eğlencenin, lezzetin, tarihin bir arada olduğu bir ülke olmuş. Zaten bir ülkeyi görmek için başka bahaneye gerek var mı?



2 yorum:

Secret Love dedi ki...

on numara ........

Hakan Yurdalan dedi ki...

super bende şubat ayında aynı heyecanı yaşayacağım

Yorum Gönder