26 Kasım 2010 Cuma

Alper İspanya'dan Bildiriyor : Madrid

MADRID 

25.05.10 Salı

Valencia'dan kiraladığımız aracı öğle vakti tren istasyonunda teslim aldık. Şehirden çıktıktan sonra A3 otoyoluna girdik. Bu yol ücretsiz ve sizi Madrid’e kadar götürüyor. 350 km.’lik bu yolu yaklaşık 4 saatte aldık. Madrid’e 28€’luk bir benzin masrafıyla vardık.  





Akşamüstü Madrid Atocha tren istasyonunda aracı teslim ettik. Yol boyunca artan açlığımızı gidermek için tren istasyonuna girdik. Vaktiniz olursa istasyonu görmenizi tavsiye ederim. 2004 yılındaki bombalı saldırılar burada yaşanmıştı. Kapalı mekandaki palmiye bahçesi çok güzel. Yemekten sonra yakındaki otelimize yerleşip şehri keşfe çıktık. Atocha durağından metro ile Puerto del Sol’e ulaştık. Meydanda yarım ay şeklindeki saray, kentin sembolü Ayı ve Kocayemiş ağacı heykeli, Madrid’in sıfır noktası görülebilir. Kalabalık Taksim’i hatırlatıyor. Meydanı kuzeye C. de Preciados’a doğru terkederseniz, yol boyu pek çok markanın dükkanını görebilirsiniz. Plaza del Callao’dan Gran Via’ya çıktık. Değişik mimari tarzda binaları görebileceğiniz bu cadde, 1910 yılında 14 sokak ve bir semtin yıkılması ile oluşturulmuş. Doğuya doğru ilerlerken solda Telefonica binasının sağından C. de Fuencarral’dan devam ederek, değişik dükkanların olduğu sokaktan geçerek C. de Santa Barbara’ya geliniyor. İlk olarak The Deli Room adındaki dükkanı arıyoruz. Burası Genç İspanyol tasarımcıların giysi, çanta, ayakkabı gibi ürünlerini sergilediği bir yer. Ama maalesef biz vardığımızda kapanmıştı. Buradaki küçük meydan özellikle güzel havalarda akşam saatleri oldukça hareketli. Meydana masalarını atmış olan Con a Che adlı kafede yer bulabilirseniz oturun derim. İçecekler ve kitle güzel. 2 vermut için 5€ gibi uygun bir hesap ödedik.




Bu meydanı Corredera Alta de San Pablo ile terk edip devam ettikçe etraf ilginç dükkanlarla dolmaya başladı. Vintage ve ikinci el mağazalar ve sokaklardaki alternatif tipler Galata ve Tünel’i anımsattı. Bu sokağın Fuencarral’la tekrar kesiştiği yerden sola dönerseniz Plaza del Dos de Mayo’ya çıkarsınız. Gece gençler tarafından doldurulan “2 Mayıs Meydanı” yemek seçenekleri ve banklarda içkileriyle muhabbet eden insanlarla dolu. Meydanın köşesindeki Sandos Pizzeria’da 2 pizzaya 20€ ödedik. Sıra bekledik ancak pizzalar lezzetliydi.


26.05.10 Çarşamba

İkinci günümüzde Tirso de Molina metro istasyonuna yakın asıl otelimize yerleştik. Buradan C. de Atocha yoluyla Plaza Mayor’a ulaştık. Meydanın tarihi 1590’lara kadar gitmesine rağmen bugünki halini 18.yüzyıl başlarına borçludur. Eskiden meydanı çevreleyen sarayların balkonlarından kraliyet törenleri seyrediliyormuş. Ortada ise 3.Felipe heykeli yer alıyor. Dört tarafta yer alan kemerlerden etraftaki sokaklara çıkışlar ise fotoğraflanmayı hak ediyor.




Bu  sokaklardan batıya doğru çıkanı izlerseniz, Plaza de San Miguel’e gelirsiniz. Bu meydanın çok fazla özelliği olmamakla beraber buradan geçme amacımız, meydanın hemen aşağısındaki Mercado de San Miguel’e uğramak. Bu pazarı hem metal mimarisi açısından, hem de içerisindeki gurme dükkanlardaki yiyecek ve içecekler için mutlaka görmelisiniz. Peynirler, kuruyemişler, kurutulmuş etler, şaraplar ve daha birçok ürünü beğenip oracıkta tüketebilirsiniz. Tavsiyem buraya tok gelin ve İspanyollar’ın öğle yemeği saati ile çakışmayın.



  
Çıktıktan sonra batıya Calle Mayor yoluyla devam edin. Karşınıza Almudena Katedrali çıkacak. Vaktiniz varsa katedrali gezebilirsiniz. Duvarlardaki freskler çok canlı. Katedralin hemen kuzeyindeki Palacio Real ise buraya asıl gelme nedenimizdi. Ancak Kraliyet Sarayı Müzesi’nin önündeki abartısız 200m. kuyruğu ve ilerlemeyişini görünce gezmekten vazgeçtik. O sırada geçit töreni yapan geleneksel kraliyet askerlerini seyretmekle yetindik. 



 
Planımızın şaşmasından sonra istikameti Plaza de Oriente üzerinden tekrar Puerta del Sol’e çevirdik. En azından bu sırada akşam gitmeyi planladığımız boğa güreşi biletlerini alalım dedik. Bilet gişesi meydandan C. de Preciados’a girince ilerde sağda. Fiyatlar sahaya yakınlığınıza göre 6 ile 100€ arası değişiyor. Biz kişi başı 11€’luk bilet aldık. Sahaya mesafesi fena değildi. Biletleri aldıktan sonra kalan sürede pek verimli birşey yapamayacağımıza karar verip, boğa güreşine kadar dinlenmeye karar verdik. Otele dönüşte güneydeki Plaza de Santa Ana’dan geçtik. Bu meydanın etrafı kafelerle dolu. Beyaz cephesi ile Vitoria oteli çok güzel görünüyor. Bu meydana bitişik Plaza del Angel’deki Cafe Central ise akşamları kafe ve her nevi caz konserleri ile tavsiye olunur.  


 

Akşam 7’de başlayacak güreşler için metro ile Ventas metro durağına vardık. Duraktan çıkar çıkmaz Plaza de Toros de las Ventas karşımıza çıktı. Etraf aynı bizim stadların çevresinde olduğu gibi aksesuar, kuruyemiş, yiyecek içecek satan işportacılarla doluydu. Arenaya girdiğimizde başlama saatine az zaman kalmıştı ancak içerisi pek de dolu sayılmazdı. Acaba dolmayacak mı diye düşünürken son 5 dakikada içerisi hınca hınç doldu. Tribünlerde toplumun her kesiminden insan görmek mümkündü. Özellikle önümüzde oturan kraliyet prensi tipli takım elbiseli çocuk ve prenses tipli tuvalet giymiş kız ilginçti. Bu şık kıyafetlerine rağmen olay başlayınca kız hazırladığı sandviçleri ve az sonra da çekirdekleri çıkardı. Çekirdek yemenin kıro bir hareket olduğu dayatılmış bünyemiz, az sonra herkesin çitlemesiyle girişte almamanın pişmanlığı ile doldu.   
     



Boğa güreşleri başladığında maalesef boğalara yapılan işkenceler nedeniyle güreşten keyif alamadık. Zaten biz boğanın tarafını tuttuğumuz için, tökezleyen bir çömez matadorun tepelenmesi dışında tezahürat yapabildiğimiz pek durum olmadı. Ancak İspanyollar coştukça coştu. Matador boğaya bitirici vuruşu yaptığında bütün arena ayağa kalkıyordu. Fakat boğaya son vuruşu yapmayı beceremeyip hayvana iyice eziyet eden matadoru da beyaz mendiller sallayarak protesto ettiler.  


 

Güreşler saat 9’a kadar sürdü. Size tavsiyem sıkı bir hayvanseverseniz bu etkinliğe katılmamanız. Her ne kadar İspanyollar kendilerini savunurken bu boğaların yaşamları boyunca çok iyi şartlarda yaşadığı gibi saçma bir argüman öne sürseler de, netice olarak zevk için öldürülmeleri vahşet. Öte yandan ortamın çoşkusu ve ritüeller için görülmeye değer. Mart ve Ekim ayları arası yapılıyor.

Arenadan çıktıktan sonra metroya atlayarak Opera durağına geldik. Aşırı açlığın etkisiyle bir fastfood restoranında karnımızı doyurduktan sonra güneye doğru giden sokaklara daldık. Yine Mercoda San Miguel’in önünden geçtik. Dolambaçlı sokaklarda bazen şık restoranlar gördük. En sonunda Plaza San Andres’e geldik. Yan tarafında ışıklandırılmış bir kilise olan bu küçük meydanda toplanmış gençler vardı. Biz de onlara uyup sokak her köşe başında biten sokak satıcılarından içecek birşeyler alıp biraz takıldık. Fakat etrafın çok nezih olduğunu söyleyemem. Yine de içtiklerimiz yorgunluğun üstüne güzel geldi. Pilimizin iyice bitmemesi için geceyi burada sonlandırdık. 

Bu taraflara gündüz gelebilirseniz bu bölgedeki El Rastro bit pazarına bakın derim. Bölgeye ikinci defa yaptığımız bir gezide görme şansına eriştik. Bu pazar 500 yıllık bir geçmişe sahip ve sadece Pazar ya da resmi tatil günlerinde 9:00 - 15:00 saatleri arasında kuruluyor. Buradaki tezgahlarda her nevi ürün satılıyor. Aynı zamanda bölgede sürekli açık bulunan antikacılar da var. Özellikle pazarın üst kısmından aşağıya doğru inerken solda büyük bir kapıdan avlusuna girilen antikacılar çarşısını tavsiye ederim. Pazara gelince, sürekli akan insan seline kapılıp gidiyorsunuz. Yankesiciler için de son derece uygun bir ortam. Ama yine de görülmesi gereken bir yer. Üst kısımda yer alan heykel ise Eloy Gonzalo adlı bir İspanyol savaş kahramanına ait. Bu askerin kahramanlığına rağmen İspanya Küba ile yaptığı 1895-1898 yılları arasında savaştan yenik olarak ayrılıyor ve Küba bağımsızlığını kazanıyor.





27.05.10 Perşembe

İspanya maceramızın son gününe Thyssen Müzesi ile başladık. Paseo del Prado üzerinde yer alan müze, dünyanın en güzel özel koleksiyonlarından birini barındırıyor.1300’lerdeki ilk dönem eserlerinden başlayarak günümüz pop-art akımlarına kadar batı sanat tarihi sergileniyor. Thyssen Müzesi’ne yaklaşık 3 saat ayırabilirsiniz. Giriş kişi başı 8€. Eğer Prado ve Reina Sofia müzelerini de gezecekseniz, hepsine 17.6€’ya toplu bilet alabiliyorsunuz. 

Müzeden çıktıktan sonra soldan ana caddeden devam ettik ve Kibele’nin heykelinin olduğu havuzlu meydan Plaza de Cibeles’i de geçtik. Paseo de Recoletos’tan devam ederken  21 numarada Cafe Gijon’u göreceksiniz.Burası sanatçıların ve entellerin buluşma mekanı olarak biliniyor. Muhtemel fiyatlardan çekinerek girmemeyi tercih ettik. Caddeden C. de Prim ile  ayrılıp C. Augusto Figueroa ile devam ettik. Bu sokakta 47 numarada göreceğiniz La Bardemcilla adındaki restoran sinemacı Bardem ailesine ait. Sıcak ortamda duvarlardaki afişler ve aile fotoğrafları dışında şansınız varsa Javier Bardem’le bile karşılaşabilirsiniz. Mutfak 13:30-16:00 ve akşam 20:00’dan sonra açık. O yüzden birşeyler yiyemeden çıktık. Alakart menü 22-25€ arası. Bu sokaktan sola C. de Libertad’a saparsanız az ilerde Diurno adında başka bir mekan göreceksiniz. İspanya’da günler boyu menü ve İngilizce bilmeyen garsonlarla boğuştuktan sonra herşeyi görerek alabildiğiniz ve son derece uygun fiyatlı bu mekan hoşumuza gitti. Burası aynı zamanda bir video-kitap dükkanı ve kafe. Makarna, sandviç, içecek ve tatlı/meyve menüsü 8.6€ idi. Bu sokakta asıl gitmek istediğimiz mekan Bazaar Cafe idi, fakat biz vardığımızda mutfak kapalıydı. Egzotik meyvelerle yapılan karışımlar ve Akdeniz çeşnili soslarla tonbalığı tavsiye ediliyordu. Fiyatlar 18-22€ arası.



Civardaki sokaklarda çok sayıda restoran var. Hoşunuza giden bir tane bulmanız yüksek ihtimal. Buradan sonra ilk gün gittiğimiz Con a Che kafeye yollandık. Madrid’deki son akşamımızı da burada muhabbetle sonlandırdık.




TAVSİYE VE TESPİTLER

Vaktiniz olursa gidilebilecek diğer mekanlar ve yapmanızı tavsiye ettiklerim ise şunlar ;

Casa de Campo : Şehrin batısındaki bu parkta panaromik manzara ve eğlence parkı mevcut. 
Basilica de San Francisco el Grande : 13. Yüzyıldan kalma temellere inşa edilmiş yapılmış bazilika dev kubbesi ve İspanyol ustalar Goya, Ribera, Velazquez eserleriyle dikkat çekiyor. 
Museo de America : Eski Latin Amerika kültürlerine adanmış bir müze. 
Museo del Prado : Dünyanın en prestijli güzel sanat müzelerinden biri. 
Centro de Arte Reina Sofia : Çılgın çağdaş sanat eserlerinin sergilendiği müze.
Chocolate con churros yiyin (Chocolateria San Gines, Pasadizo de San Gines, Puerta del Sol’e yakın.Sıcak çikolata sosuna batırılan hamurlar).
İlginizi çekiyorsa Flamenko gecesine gidin.

İspanya’da geçirdiğimiz bu tatilden genel olarak çok memnun kaldık. İspanyollar gerçekten hayattan zevk alan insanlar ve onların bu hali size de bir şekilde bulaşıyor. Dışarıda yeme alışkanlıkları oldukça fazla. Sokaklar, kafe ve restoranlar her daim canlı. Eğer bir karşılaştırma yapacak olursak en çok Madrid’i beğendik. Barcelona’ya göre daha az turist olması, İstanbul’a bir nebze daha çok benzemesi sonucu bize daha samimi gelmesi, daha ucuz olması bunda etkili oldu. Güvenlik sorunu yok. Barcelona hem pahalı, hem de fazla turistik. Valencia ise her ne kadar üçüncü büyük şehir olsa da diğer ikisi ile yarışacak ölçüde değil. Ayrıca Valencia’da arka sokaklarda diğer ikisindeki temizlik ve güvenlik duygusu yok. Ulaşım metro sayesinde çok kolay. Tek dezavantaj gece geç saatte çalışmaması. Geceleri tabanvay ya da taksiye kalınıyor.

Üç şehirde de bizi uğraştıran şey menülerde İngilizce olmaması ve geleneksel mekanlarda çalışanların da İngilizce bilmemesiydi. Hatta bazı mekanlarda menü bile yoktu. Turistik mekanlara yakın yerlerde içecekler pahalı. Örn: küçük su 2.5€. Bizim alıştığımız kahvaltı bulmak mümkün değil. Ancak sandviç yiyebilirsiniz. Domuz eti yemek istemiyorsanız “No Como Cerdo” = “Domuz eti yemiyorum” ya da “Sin Cerdo” = “Domuz etsiz” cümlelerini kullanabilirsiniz. “Pavo” = Hindi, “Pollo” = Tavuk, “Ternera” = Dana kelimeleri de size yardımcı olabilir. Plan yaparken İspanya’da geleneksel restoranların pazartesileri kapalı olduğunu ve İspanyolların yemek saatlerinde (14:00 ve 22:00) oldukça dolu olduğunu unutmayın. İspanya’da yemekler bize göre pahalı, alkol ise çok ucuzdu.

Elektrik mevzusuna gelince bizimle tamamen aynı. Herhangi bir çeviriciye ihtiyacınız yok. 230V-50Hz elektrik kullanılıyor. 









1 yorum:

marla dedi ki...

ahhh! çok fena anılarım depreşti. tespit ve öneriler de son derece yerinde.

Yorum Gönder